taskoprununsesi.sitemynet.com
logo_cide_fest06_134.jpg

*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*

*


"BAŞI EĞİLMEYEN KADIN- SUAT DERVİŞ'İ ANARKEN / İNCELEME

ALİ ŞAHİN
______________________________________________

"Gölgesi --Suat Derviş'e--

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;/ Bir kere eğemedim bu kadının başını./ Kaç kere sürükledi gururumu ölüme/ Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme./ Cevapları o kadar heyecansız ki onun/ Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun/ Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi,/ Güzelliğin önünde dolup, çarpmadı kalbi./ Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal,/ Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal/ Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor./ Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor...// Dönüyoruz yine biz bir uzun gezintiden/ Gönlümün elemini döküyorken ona ben./ O bana kendisini gülerek, naklediyor/ Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor./ Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım/ Ben ki, bir çok kereler kırılmışım, kırmışım/ Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı;/ Birden onun yüzüne haykırmak ihtiyacı/ Alev, alev tutuştu yangın gibi,/ Bir dakika kendimin olamadım sahibi/ Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,/ Yola mağrur uzanan gölgesini çiğnedim." (Nazım Hikmet)

A. YAŞAMI VE SANATI:

Romancı (İstanbul 1905- İstanbul 23.07. 1972). Asıl adı Saadet Baraner olan Suat Derviş, Tıp profesörü Dr. İsmail Derviş'in kızı, Reşat Fuat Baraner'in eşidir. Yalnız yazdıkları ile değil, yaşamıyla da ilgi çekici bir yazar olan Suat Derviş özel öğrenim gördü. Osmanlı aristokrasisine mensup bir ailenin kızı olarak, yabancı mürebbiyelerden ana dili gibi Fransızca öğrenmiş, Türkçe'sini geliştirmek için özel hocalardan ders almıştı. Bir ara İstanbul Darülfünununa girmek istedi, sınavı kazandı fakat vazgeçerek Berlin'e gitti. 1930 yılında gittiği Almanya'da Berlin Konservatuarı ve Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Edebiyat yaşamına şiirle girdi, -edebiyata Hezeyan adlı mensur şiiri ile girdiğinde, on üç yaşında; ilk romanı "Kara Kitap" basıldığında 16 yaşındaydı. "İlk yazısı henüz 13-14 yaşındayken yayımlanmış, kendisinden habersiz. Komşu oğlu Nâzım Hikmet onun bir düzyazı- şiirini dönemin önemli bir gazetesine vermiştir. Suat Derviş, uzun süre Nâzım Hikmet'le konuşmaz../ Ölmekte olan bir genç kızı, Şadan'ı anlattığı romandan çok uzun öykü diyebileceğimiz Kara Kitap, konusuyla da anlatımıyla da ilgi çekmiş, esin kaynağının Batı edebiyatından bir roman olup olmadığı tartışılmıştı." (Sennur Sezer) - gerçekçi ve toplumsal edebiyatın gelişip yerleşmesine öncülük eden yazarlardan biri olarak ünlendi. 1925'te ilk hikayeleri Almanca'ya çevrildi. İkdam gazetesinde kadın sayfası düzenleyen (1926) ilk yazar oldu. Berlin'de Alman gazetelerinde fıkra, makale ve öyküler yazdı. 1930-32 yılları arasında Berlin'de Ullstein kuruluşunda çalıştı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazdı. "Sultanın Karıları" adlı romanı sözü geçen kuruluşun bir gazetesinde tefrika edildi. 1932'de ayağını kaybederek yurda döndü. İstanbul'a dönüşünden sonra romancı olarak ünlendi. Bu sıralarda yazarlık kariyerini, İstanbul'da yayınlanan romanları ile sürdürmektedir. Almanya'dan 1932 yılında yurda döndükten sonra gazeteciliği seçti 1933'te İstanbul'da gazeteciliğe başladı; "Son Posta", "Vatan", "Cumhuriyet", "Gece Postası", "Tan", "Haber" ve "Son Telgraf" gibi gazetelerde fıkra, hikaye, röportaj ve tefrika romanları yayımlandı. (daha sonra bu röportajlar için şunları söyleyecektir: "Gazetecilikte yaptığım röportajlar beni hayatın gerçekleriyle karşı karşıya getirdi. Ben gazeteci olduktan sonra gerçekçi eserlerimi yazmaya başladım. Ve asıl sevdiğim romanlarım bu tarihten sonra yazdıklarımdır.")

05 Ekim 1940'da eşi Reşat Fuat Baraner'le birlikte, toplumcu gerçekçi akımın ilk organlarından biri sayılan sanat- edebiyat ve fikir gazetesi "Yeni Edebiyat" dergisini çıkarmıştı.(15 günlük, 26 sayı çıkabildi.) Bu gazetede küçük öykülerinin yanı sıra toplumcu görüşle sanat fıkraları ve roman eleştirileri yazdı. Yeni Edebiyat 15 Kasım 1941 de kapatıldı. Suat Derviş güç şartlar altında gazeteciliğe devam etti. Buradaki yazıları ve eleştirileriyle toplumcu edebiyatın gelişmesine katkıda bulunmakla kalmadı, romanlarıyla da gerçekçi edebiyatın öncülerinden oldu. Popülist edebiyata toplumcu gerçekçi bir öz kazandırdı. Bu sosyalist dergi, dönemin bir çok genç yazar ve şairinin ilk eserlerinin basıldığı yer olarak göze çarpıyor; Orhan Kemal, A.İlhan, A.Kadir, Mehmet Seyda... ilk akla gelen isimler. Toplumcu görüşler doğrultusunda yazdığı fıkra ve eleştiri yazıları bu dergi haricinde "Yeni Adam", "Ses", "Servetifünun- Uyanış" dergilerinde de yayımlandı.

1946'da kurulan Basın Sendikası'nın kurucusu ve başkanı olan Suat Derviş, yazıları nedeni ile hapse girdi, makaleleri sansüre uğradı ve Reşat Fuat Baraner'in TKP davası nedeniyle tutuklanması -kendisinin de TKP davasında yargılanması, dışlanması, sürgünü, takma adlarla (Emine Hatip, Saadet Hatip, Süveyda H., Suzet Doli...) yazması, radyo ve tiyatro oyunlarını, dev masallarını kimliğini açıklamadığı arkadaş yazarlara bütün haklarıyla satması, son eşinin siyasal kimliği kadar, kendi eylemlerinden de kaynaklanmıştı: Sosyalist gerçekçi edebiyatı destekleyen Yeni Edebiyat dergisini yayımlaması, 'Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum' adlı kitabı, 1946'da kurulan Basın Sendikası'nın kurucusu ve başkanı oluşu...(Sennur Sezer)- üzerine 1953 de yeniden Avrupa'ya gitti, birçok ülkeleri gezdi. 1953-63 yılları arasında İsveç ve Fransa'da yaşamak zorunda kaldı. Ankara Mahpusu romanını Fransızca'ya çevirdi. Roman ilgiyle karşılandı. Almanca, Rusça ve Bulgarca'ya da çevrildi. On yıl süren bu "sürgünlük" döneminde, yabancı dillere çevrilen eserleri büyük ilgi topladıysa da, Türkiye'de adından hiç söz edilmedi. 1963 te Türkiye'ye dönünce, 1934-1953 yılları arasında yurt dışında çıkan, bazıları yabancı dillere de çevrilen romanlarını yayımladı, romanlarının basımıyla uğraştı. 12 Mart fırtınası içinde göz altına alınışında 1970'de kurulan 'Devrimci Kadınlar Birliği'nin kurucularından oluşu rol oynar, İstanbul Kültür Sarayı yangını (1970) yüzünden Nevzat Üstün'le birlikte suçlanışı da bu nedenlere bağlıdır. Fransızca yazdığı, Türkiye'ye döndükten sonra kendi eliyle senaryolaştırdığı "Fosforlu Cevriye" romanının sinemada kazandığı başarıyı gördükten sonra, 1972'de İstanbul'da öldü. Suat Derviş'in eserleri üzerindeki sessizlik hala sürüyor. Kitap olarak basılan, yabancı dillere de çevrilen yapıtları dışında bir çok romanı gazetelerde tefrika halinde kalmıştır.

B. YAPITLARI:

Romanları: Kara Kitap (1920), Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923), Hiçbiri (1923), Ahmet Ferdi 1923), Behire'nin Talipleri (1923), Fatma'nın Günahı (1924), Ben mi? (1924), Buhran Gecesi (1924), Gönül Gibi (1928), Emine (1931), Hiç (1939), Çılgın Gibi (1945), Fosforlu Cevriye (1968), Ankara Mahpusu (1968);

Tefrika Romanları (1932- 1940): Onları Ben Öldürdüm, Sen Benim Babam Değilsin, Olan Şeylerin Romanı, İstanbul'un Bir Gecesi, Aksaray'dan Bir Perihan (1997'de basıldı);

Öyküleri: Hepimiz Birbirimizin Örneğiyiz (1998);
Yazılar: Niçin Sovyet Rusya'ya Hayranım (1944).

C. KAYNAKÇA:

01. A. Ömer Türkeş, Aksaray'dan Bir Perihan, Pandora, Eski Kitaplar;

02. Alpay Kabacalı, Milliyet Sanat dergisi, 15 Temmuz 1977;

03. Asım Bezirci- Refika Taner, Seçme Romanlar, 1973;

04. Atilla Özkırımlı, Cumhuriyet, 24.07.1976'dan aktarma Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı, 1976; Oradan da Türk Edebiyatı Ansiklopedisi'ne)

05. Behçet Çelik, 60 yıl Önce Politika ve Sanat , Virgül dergisi, Haziran 1998, (Yazıda değinilen kitap(lar): Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik Yazıda değinilen yazar(lar): Suphi Nuri İleri, Rasih Nuri İleri, Abidin Dino, Reşat Fuat Baraner, Suat Derviş);

06. Behçet Çelik, Suat Derviş'in Romanları, Virgül dergisi, Ekim 2000, (Yazıda değinilen kitap(lar): Aksaray'dan Bir Perihan, Çılgın Gibi, Kara Kitap, Fosforlu Cevriye, Ankara Mahpusu.);

07. Behçet Necatigil, "Dünya Kadın Yılında Suat Derviş Üzerine Notlar". Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1976. İstanbul: Tekin Yayınevi, 1977. 593-609. (1976 Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı'nda Behçet Necatigil'in yazısı (Dünya Kadın Yılında Suat Derviş Üzerine Notlar);

08. Behçet Necatigil, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, 2. bas. 1979; Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü;

09. Çimen GÜNAY, Başını Eğmeyen Kadın: Suat Derviş, BİA Haber Merkezi, 09.04.2003 (Bu yazı, Haziran 2001'de Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü'nde tamamlanan "Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri" başlıklı tezin giriş bölümü gözden geçirilerek hazırlanmıştır.)

10. Fatma Kethüdaoğlu, "Unutulan Kadın". İnsancıl 5 (Mart 1991): 15-16.

11. Fatmagül Berktay, "İki Söylem Arasında Bir Yazar: Suat Derviş". Defter 29 (Kış 1997): 89-100.

12. Gerçekler Postası, sayı 11-12, 1967;
13. İbrahim Tatarlı, "Ölümünün 10. Yıldönümünde Suat Derviş Üzerine Bir İnceleme".

14. İsmet Kür'ün Yarısı Roman'ı; Tarih ve Toplum dergisi Mayıs 1986 sayısında, Rasih Nuri İleri'nin ve Suat Derviş'in yazıları...

15. Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı. İstanbul: Kardeşler Basımevi, 1983. 607-12.

16. Rasih Nuri İleri, "Suat Derviş-Saadet Baraner". Tarih ve Toplum 29 (Mayıs 1986):17-18.

17. Saliha Paker, ve Zehra Toska. "Yazan, Yazılan, Silinen ve Yeniden Yazılan Özne: Suat Derviş'in Kimlikleri". Toplumsal Tarih 39 (Mart 1997): 11-22

18. Sennur Sezer, Cumhuriyet Kitap, 13.07.2000/Radikal, 23.04.2004;

19. Suat Derviş, "Kara Kitap" İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 1998.

20. Suat Derviş, "Ankara Mahpusu", İstanbul: May Yayınevi, 1968 baskısının sonunda yazarın yabancı dillere çevrilen romanları ile ilgili olarak "Dış Basında Suat Derviş" başlıklı bölümde Janine Bouissouneuse, Andre Wurınser, A. Andrien, M.Sment vb. yazıları ile yazarın yabancı dillere çevrilen kimi kitaplarının kapak fotoğrafları yer alıyor.);

21. Suphi Nuri İleri, Yeni Edebiyat- Sosyalist Gerçekçilik, 1998.;

22. Zehra Toska, "Suat Derviş Üstüne". Suat Derviş, Kara Kitap. 11-18.

23. Zihni T. Anadol , "Truva Atında İlk Akşam" adlı kitabı;

24. Zihni T. Anadol, "Suat Derviş İle Konuşmalar", Yazın 59 (Mart 1994): 16-17.

25. Zihni T. Anadol, May dergisi, Aralık 1968;

alsah__8_.jpg

EDEBİYAT TARİHİMİZ'DEN
______________________________________________

(Atilla Özkırımlı, Suat Derviş'i romanımızın öncülerinden sayarken, Fosforlu Cevriye'yi odak olarak alır.)
______________________________________________

"Yaşadığı toplumun en alt kesimlerine yönelmiştir dikkati. Anlattığı insanı toplumsal koşullarından soyutlamaz. Bir Fosforlu Cevriye'nin de sevebileceğini, sevdiği uğruna ölümü göze alabileceğini anlatırken, kişisini yücelterek gerçekliği çarpıtmadığı gibi, cıvık bir duygululuğa da kaptırmaz kendini. Ne sanatın o yüce kanatlarıyla uçmak ister, ne duyguları sömürmenin kolaylığına sığınır. Gördüğünü kendi düşünce süzgecinden geçirdikten sonra göstermektir amacı, Gorki'yi anımsatır. Özellikle anlatımı açısından Orhan Kemal'i etkiler. Bir öncüdür. Halkı için yazmıştır. Denilebilir ki, popülist edebiyatın, toplumcu gerçekçi bir öz kazandırılmış ilk örneklerini vermiştir. Büyüklenmeden ama durmadan yazarak.Oysa ne zaman, ne de koşullar ondan yanadır.

Önce bir gazetecidir çünkü.Yazarlığı halkın mutluluğuna adamış,gerçek anlamıyla bir düşünce savaşçısıdır. Yaşadığı dönemde bir kadın olarak, bütün "ilk" leri gerçekleştirmek görevini yüklenmiştir. "Avrupa'ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci'dir.Refet Paşa'nın Ankara temsilcisi olarak İstanbul'a ilk gelişinde(1922) kendisiyle görüşmeyi yapan O'dur. "Bir günlük gazetede (İkdam, 1926) "ilk kez kadın sahifeleri hazırlayan ve sahife modasını çıkaran ilk gazeteci" yine O'ndan başkası değildir. Onu hayatın gerçekleriyle gazeteciliği yüzyüze getirir."Gazeteci olduktan sonra" yazmaya başlar. "Gerçekçi eserlerini" (Necatigil'e Mektubu'ndan). Ve gazetelerde yayımlar.

Popüler romana kayması bundandır, gerçekçiliği de toplumcu düşünceyi benimsemiş olmasından.Tefrikacılk romancılığını olumsuz yönde etkiler. Kuşkusuz 1940'tan sonra gelişen siyasal baskının yardımıyla. Toplumcu eyleme ucundan bulaşmış değildir ki bir kıyıya çekilip sanatsal amaçlara yönelsin.Tam ortasındadır tersine. Susturulamaz ama etkisizleştirilir. Birçokları gibi. Yine siyasal baskılar nedeniyle yurdundan uzaklaşmak zorunda kalınca unutturulması kolaylaşır.Döndüğünde boynuzlar kulağı geçmiştir.(Atilla Özkırımlı, Cumhuriyet, 24.07.1976'dan "Türk Edebiyatı Ansiklopedisi,cilt:2, s.367-368")

Çimen Günay, "Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri" başlıklı tezinde Suat Derviş'in romanlarındaki epistemolojik ve ideolojik kırılmayı inceleyerek Marksist görüşlerin Derviş'in edebiyat anlayışında yarattığı dönüşümün izini sürüyor. Günay'a göre "Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarından Cumhuriyet coşkusunun sönmeye yüz tuttuğu bunalımlı yıllara kadar pek çok roman, öykü ve çeviriye imzasını atan Suat Derviş, Türk solunun feminizme bakışını tartışmak için önemli bir yazar." Günay'ın çalışmasının ilgi odağını, Suat Derviş'in romanlarının toplumcu gerçekçilik ve Marksist estetik arasında hangi noktada konumlandırılabileceği ve yazarın Marksist ve feminist bakış açıları arasında yaşadığı çelişki oluşturuyor (tez danışmanı: Dr. Süha Oğuzertem).
______________________________________________

http://www.bilkent.edu.tr

SEÇİLMİŞ YAZILAR

ERKEK AŞKI / ÖYKÜ

SUAT DERVİŞ
______________________________________________

Gözleri bu kadar korkak, bu kadar istirham dolu nazarlarla baktığı için benim nazar-ı dikkatimi celbedebildi. Yoksa ben şimdiden sonra hiçbir insana ehemmiyet vermemeye tamamiyle karar vermiştim.
Hayatta ilk sevda tecrübem olan bu bedbaht izdivacımdan sonra zannetmiyordum ki erkek denilen o melun mahluklara bir defa daha merhametle ve alaka ile bakabileyim.
Boşandığımdan beri geçen tam dört buçuk seneyi rahat ve sükunetle yaşadım. Etrafımdaki insanların hiç biriyle meşgul olmadan gönül, his ve hareketlinin hürriyetinden tamamıyla istifade ettim.
Bu kocaman şehrin hemen hemen donjuanı olan Avni bile benim tarafımdan maruz kaldığı fena muameleden dolayı bütün kadınlar üzerindeki büyük nüfuzunu kaybeder gibi oldu. şöhretine halel getirdiğim için kimbilir hala bana nasıl için için kızgındır.
Fakat bu... bu dört buçuk seneden beri peşimde dolaşan, dest-i izdivacıma talip olanların hiçbirine benzemiyor. Bunda ne Avni'nin küstah ve hodpesend etvarı, ne Nazmi'nin arsız bakışları var. Selahattin gibi bir sürü yalanlan söyleyerek insan kandırmak istemiyor... Hayır, bütün ötekilere hiç... hiç kimseye benzemiyor.
Büyük, yaşlı ve bu kadar -maruf bir insan olduğu halde cesaretsiz, o kadar- cesaretsiz ki... Gözlerimin içine baktığı zaman kulaklarına kadar kızarıyor.
Onu bana ilk taktim ettikleri gün hiçbir dakika yanımdan ayrılmadı. Hep arkamdan geliyordu. Zannederim Gülsüm'ün salonunda idik... O gün çok misafirleri vardı. Ve ben her zaman olduğu gibi pek gözde idim. Salonda güzel kadın ve zengin kadın meraklısı erkeklerin hepsi benim etrafıma kemafıssabık toplanmışlardı.
İnsan büyük bir servete malik olan dul bir kadın olursa ona ilk izdivacının fena hatıralarını silmeye yardım için birçok merhametliler bulunur, işte ben yine o merhametli insanların arasında idim. O da salonda ve onlar gibi peşimde olduğu halde onların hiçbirine benzemiyordu.
Öyle cesaretsiz, öyle hesapsız ve öyle müteheyyis idi ki onu benim etrafıma döndüren hissin birdenbire kalpten doğmuş kuvvetli bir duygu olduğu daha o günden anlaşılıyordu. Dünyada tarif edilemeyecek, fakat görünce hissedilen, katiyetle inanılan öyle şeyler vardır ki...
Ben ki şimdiye kadar hiçbir saçma duyguya ehemmiyet vermedim. Fakat bundan tamamıyla eminim ki... Cevat beni bir çılgın gibi seviyor.
Sevmese şüphesiz daha cesaretli, daha küstah, daha başka türlü olur.
Halbuki geçen akşam beraber saatlerce durduğumuz halde gözleri yalvarırken bile sükunetini ve ciddiyetini muhafaza etti. Benim zengin bir kadın olduğumu bildiği için bu duygusunun suitefsire uğrayacağını zannediyor.
Halbuki gözleri... işte onlar ile çok konuşuyor ve anlatıyor ki, dört buçuk seneden beri işte hayatımda yalnız... yalnız ona kızamıyorum.
Yalnız hiddetlenmemek de değil, adeta ona karşı benliğimde hafif bir alaka bile duymaya başladım. Koca gözlükleri arkasında irileşen korkar gözbebeklerini... gözbebeklerini mi dedim? Yanılmış olacağım; gözbebekleri hoşuma gidiyor... demek istiyordum. Geniş omuzları, uzun boyu ile temiz dişli ve temiz tebessümü, kalın dudaklı ağzıyla adeta güzel bir erkekti.
Fakat onda en fazla hoşuma giden şey ne kalın dudaklarının temiz tebessümü, ne geniş omuzlarının heybeti... Hayır onda en fazla beğendiğim şey dört buçuk seneden beri beni hep takip eden erkeklerin hiçbirinin küstah ve cüretli etvarına malik olmayışıdır. Benimle hepsinden fazla alakadar olduğu halde bu halini sahte nümayişle izhardan çekindiğini hissettiğim için onu diğer erkekler gibi düşman telakki etmiyor, onu affediyordum.
Çünkü ben dört buçuk seneden beri erkekleri daima düşman farzettim. Ben dört buçuk seneden beri lakaydiden yaptığım bir kale içinde kendimi müdafaa ettim. Hayatımda bir ikinci defa olarak yanlış bir adım atmak, hayatımda bir ikinci defa olarak tehlikeye düşmek istemedim.
Halbuki Cevat'a karşı kendimi müdafaaya hacet göremiyorum. Bana bir tek söz söylemediği halde onun samimiyetinden bir dakika bile şüphe etmiyorum. Hatta öyle zannediyorum ki, o şimdi biraz daha cesaretli olsa bile beni hiddetlendirmeyecek.
Yine Gülsüm'ün çayında buluştuk. Bugün benimle her günkünden daha fazla konuştu... Ahbaplığımızı, dostluğumuzu daha fazla ilerletmek istiyor gibiydi. Sonra o dönerken beni kendi otomobiliyle evime kadar götürmeyi teklif etti. Eğer kendimle tamamıyla samimi olmak istersem itiraf etmeliyim ki onunla biraz başbaşa kalmayı istediğim için bu teklifini kabul ettim... Fakat otomobilde gözlerimin içine istirham dolu nazarlarla bakarken sükut etti. Birkaç kere bu söze başlamak ister gibi dudakları kıpırdadı. Fakat sonra yine cesaret edemeden sustu. Ben de bu vaziyetten sıkılmadım desem yalan söylemiş olacağım. Vakıa onda bütün hoşuma giden bu cesaretsizliği ama ne bileyim ben, küstahça olmayan ufak bir sözde pek hoşuma gidecekti.
Acaba ben de onun hissiyatında yanılıyor muyum? Bu kadar cesaretsizlik onun yaşında olan bir adam için hakikaten şayanıhayret görülüyor. Buna bir türlü ihtimal veremiyorum. Ya onun tabii bakışı ve tabii etvarı ve harekatı böyle, yahut da bu adam benim karşımda muvazenesini, aklıselimini ve söyleyeceği sözleri şaşıracak kadar müteheyyic olur. Bunun birinci ihtimali imkansız. Çünkü onun başka insanlarla gayetle tabii olarak görüştüğünü, başka insanlara başka türlü baktığını kendi gözlerimle görüyorum. Kendini şaşıracak, böyle müteheyyic olacak kadar benimle alakadar olsa zannederim eline fırsat geçtiği zaman biraz daha cüretkar olup bana bir şey söylemeğe ihtiyaç hissederdi... O halde her ikisi de değilse bu adam deli mi? işte buna ihtimal yok. Çünkü hayatı ve âsârı fevkalade akıllı bir adam olduğunu isbat etmiyor mu?
Adımlarımı böyle takip etmesi ve bana mütemadiyen, bir şey söylemek isterken cesaret edemeyişi herhalde onun bana karşı olan duygusunun bir aşk olduguna en inanmayacak insanları bile ikna edecek bir delildir.
Yalnız onun bu cesaretsizliği beni yavaş yavaş sıkmaya ve sabırsızlandırmaya başlıyor demeye mecburum. Çünkü bunu itiraf etmemek yalancılık olacak. Öyle küstah, hodbin, hodpesent ve arsız erkeklerden nefret ederim.
Fakat karşısındaki kadında da oldukça kuvvetli bir alaka uyandırdığını hisseden bir erkekte cesaretsizlik pek sıkıcı oluyor. Tıpkı istenilmeyen, beğenilmeyen bir erkek cüretkârlığı gibi.
Geçen gün Selahattin'le beni beraber gördü. Rengi sararmadı, kızardı. Ufacık bir kıskançlık alâimi bile sezdirmedi. Ne kadar kendine hakim bir erkek!.. Yalnız bana, bilhassa gözlerimin içine yalvaran bakışlarla daldı. Sanki bana "yaptığını beğeniyor musun" demek ister gibi. Ondan sonra da caddede beni bir dakika yalnız bırakmadı. Ben dükkandan dükkana girerken onlar Selahattin'le beraber paketlerimi taşıyorlardı.
Geçen gece bir cemiyet-i hayriye menfaatine verilmiş bir müsamereye gitmek için gece yemekten sonra evden çıktım. Bizim sokağın köşesinde bir gölgenin dolaştığını gördüm. Dikkat edince bunun kim olduğunu tanıdım... Şoföre seslendim, durduk. O bizi görünce kaçmak istedi. Ben onu bu halde yakaladığım için memnun yanıma çağırdım. Ümit ediyordum ki bu şaşkınlıkla ağzından bir şey kaçırır... Halbuki otomobilin içine girdiği zaman halinden bir şey belli etmemeye karar verdiği belli idi. Orada niçin bulunduğunu izaha bile kalkışmadı. Ben de hiçbir şey sormadım. Böyle kendisini göstereceğini ümit etmeden menfaatsizce yapılan bu hareketten ne de olsa bir kadın kalbi mütehassıs olur.
"Sizi nereye bırakayım?" diye sordum.
"İlk önce sizi gideceğiniz yere götürelim, ben orada inerim" dedi.
"Otomobilim, sizi istediğiniz yere kadar götürür" dedim. Yine sustuk... Allahım... bu sükut... Bunalacağımı zannediyordum...
Otomobil beni istediğim yere götürünceye kadar artık konuşmadık. Çünkü bir muhavereye girişmek için ettiğim bütün gayretler beyhude çıktı.
Otomobil tavakkuf etmeden bir dakika evvel birden şimdiye kadar onda alışmadığım bir cüretle elimi tuttu ve:
"Hanımefendi" dedi, "size büyük bir istirhamım var." "Söyleyiniz" dedim.
"Bu akºam size onu söylemeye geliyordum, fakat cesaret bulmak için kapınızın önünde girmeden biraz gezinmek ihtiyacım duydum. Tam o saatte siz dışarı çıktınız..."Kalbim kuvvetli kuvvetli çarpıyordu.
"Bana merak veriyorsunuz" dedim ve gülmemeye gayret ettim,
"Beni yarın sabah kabul eder misiniz?" "On birde geliniz."
"Size büyük bir istirhamım var"
"Şimdi söyleyemez misiniz?"
"Hayır! Çok uzun olur."
Zaten şoför kapıyı açıyordu.
"O halde yarına" diyerek elimi ona uzattım... Parmaklarımın ucundan hafif hafif öptü.
"Bilseniz, hanımefendi, bu şeyi size söyleyebilmek için sizi tanıdığım günden beri sizi her dakika takip ettim."
Karşımda ayakta duruyordu. Ben mütebessimane onu dinliyordum.
"Fakat bir türlü cesaret edip söyleyemedim. Bir kere sözümün suitefsire uğrayacağından, teklifimin sizi rencide edeceğinden korktum... Halbuki hayat-ı hususiyemi bilmiş olsanız şüphesiz bana darılmazdınız."
"Ben size darılabileceğimi zannetmiyorum" diyerek, ona cesaret vermek istedim... Çünkü nihayet onun söyleyeceği sözleri dinlemek ve ona iyi bir cevap vermek için içimde sonsuz bir arzu duyuyordum. Çünkü dört buçuk senelik inattan sonra kalbim nihayet bir aşka cevap vermişti.
"Size teşekkür ederim" dedi. "Bana cesaret veriyorsunuz."
"Bu kadar mukaddemeye ne hacet?" dedim. "Bana istediğinizi hemen söyleyebilirsiniz."
"Belki beni gülünç bulacaksınız... hanımefendi, fakat ben koleksiyon meraklısı bir adamım."
"Şimdi bunun münasebeti nedir?" diye gayri ihtiyari mırıldandım.
"Fakat madem ki mukaddemesizce konuştuğumu istiyorsunuz" dedi, "işte ben de size mukaddemesizce istirhamda bulunacağım. Ben koleksiyon meraklısı bir adamım. Benim eski ve yeni paralardan yapılmış büyük bir koleksiyonum var. Bu benim tabiatımın en büyük zaafı, en büyük kusurudur. Koleksiyonuma ikmal etmekten, hiçbir masraftan, hiçbir fedakarlıktan çekinmedim. Benim bu ahlakımdan beni kimse geçiremedi. Ne annem, ne babam... Ne maşukalarım. Evet, itiraf ederim ki maşukalarım bile beni mesela koleksiyonumda eksik olan bir parçayı bulmak için yapacağım bir seyahatten menedemedi. En sevdiğim kadını bırakarak uzak memleketlere gittim ve işte hatta bu kusurumun ve zaafımın yüzünden bir yaşıma kadar evlenmeye cesaret edemedim. Yaşlı bir kadınla evlensem bana uyup bir bilmem ne parası için diyar diyar gezemezdi. Genç bir kızı alsam herhalde eski paraları vermektense yeni paraları alıp harcetmeyi seven bir kocayı daha iyi anlar ve tercih eder diye düşündüm."
"Ve şimdiye kadar evlenmeye cesaret edemediniz... Halbuki..."
"Halbuki bu kadar gayretime ve fedakarlığıma rağmen pek zengin olan koleksiyonumu tamamıyla ikmal etmek için tabii bir insan hayatından üç dört misli uzun bir hayata malik olmaklığım lazım..."
Canım sıkılmaya başlıyordu:
"Mukaddemesiz konuşacaktık" dedim.
Rengi sapsarı idi. Elleri titriyordu. Yanıma yaklaştı; gözleri, istirham dolu gözleri gözlerimin içine bakıyordu. Ellerimi tuttu:
"Hanımefendi" diye kekeledi. "Beni mesut etmek sizin elinizdedir."
"Sizi memnun ve mesut etmeyi arzu ederim" diye mırıldandım. Ahlakının kusurunu itiraf ettikten sonra söyleyeceği ilk söz dest-i izdivacımı talep olmayacak mıydı? Bu gayetle tabii idi.
"Bu gülünç zaafımı affedebilecek misiniz?"
"Şüphesiz Cevat Bey" dedim.
"Bu fazla bir küstahlık ve cüret olmaz ya!"
"Hayır..."
"Herhalde söylemek istediğim şeyi anlıyorsunuz değil mi?"
"Bilmem pek anlayamıyorum ama biraz şüphe ediyorum. diye manidar gülümsedim. Ellerimi öptü...
"Teşekkür ederim" dedi, "anladığınız ve siz de razı oluyorsunuz demektir." Biraz sustu, gözlerime baktı, sonra hayran hayran:
"Getirir misiniz?" diye gülümsedi.
"Neyi?"
"Onu... onları."
"O nedir?" diye sordum...
"O gupta meskûkâtından yapılmış kıymetdar gerdanlıgınızı..."
"Anlayamadım" diye hayretle sordum.
"Gülsüm'ün çayında sizi gördüğüm zaman boynunuzda olan gerdanlık, eski Hint paralarından yapılmış olan o kıymetli gerdanlık"
"!!..."
"Affedersiniz, fakat onun için maddi ve manevi her bir fedakarlığa göze aldım. Bir şeye ihtiyacınız olmadığını biliyorum. Fakat bende mevcut olmayan o paraları elde edebilmek için azami fedakarlık edeceğim. Teklifim suitefsire uğramasın, ihtiyacınız vardır diye satın almak istemiyorum. Size söyledim, bu koleksiyon merakım benim en büyük kusurumdur."
"Demek bana söylemek istediğiniz şey?"
"Evet, buydu... Beni affediyor... ve bana onları veriyorsunuz değil mi?"
Kendime gülmek istiyorum, ki cüretsiz, cesaretsiz ve heyecanlı olan bir erkek alakasının aşk olduguna hükmedebildim.

(*)Suat Derviş, Hepimiz Birbirimizin Örneğiyiz, Oğlak Yayınları, İstanbul 1998, ss: 102-110

Kaynak: http://edebistan.com/index.asp?pg=oyku&kod=142


anasiteye dön

anasayfaya dön