|
"GURBET YAVRUM"DAN "KANAL BOYU"NA AYSEL ÖZAKIN / iNCELEME
Ali ŞAHİN
______________________________________________
(O şimdi nerde, ne yapıyor acaba... Şunu biliyoruz ki 12 eylüllerin yurdundan olmasa da yerinden ettiklerinden yalnızca biri... Öykü-roman yazıyor mu? 13 yıla 4 roman, 2 öykü kitabı sığdıran yazar; ununu eleyip eleğini asmış olamaz diye düşünüyorum. Bu roman furyasında yurdunda yapıtları da bulunmuyor, bulunan tek romanının 2004 Martındaki baskısı da tükenmedi sanırım.)
YAŞAMI:
Urfa'da doğdu (1942). Öykü ve roman yazarı. İlk ve ortaöğrenimini İzmir'de, yükseköğrenimini Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca bölümünde tamamladı(1963). Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü'ne asistan olarak girdi. "Gerçeküstücü Akımda Aşk ve Mizah" konulu bir tez hazırladı. Bir süre Fransa'da çalışmalarını ve öğrenimini sürdürdü. Daha sonra İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nde Öğretim görevlisi olarak çalıştı. Öğretmenlikten iki kez ayrılmak zorunda bırakıldı.Bu dönemlerde yazın çalışmalarını artırdı. Açığa alınarak Çanakkale'ye atanınca istifa etti (1976-1977). Bir süre yazarlığı ve çeviriyi uğraş edindi. İstanbul Devlet Konservatuarına Fransızca öğretmeni olarak atandı(1979). Çağrılı olarak gittiği(1980) Almanya'dan dönmeyince görevine son verildi.Yaşamını Almanya'da sürdürerek geçimini ve kaleminin özgür ürünlerini aradı.
Yeni Adımlar dergisinin düzenlediği Sabahattin Ali Öykü Yarışmasında(1974)"Küçük Şehrin Soğuk Geceleri"(KŞSG) adlı öyküsü "En Başarılı Öykü" seçilince ilgiyi çekti. (Yarışmaya "KŞSG" ve "Kazaya Uğrayan Mutluluk" adlı iki öyküsüyle katılmıştı. Bu öyküleri Sessiz Bir Dayanışma'ya koydu sonradan). Daha sonra Militan, Yarına Doğru dergilerinde ve Politika gazetesi Sanat Sayfasında (1976) yazdı. Kısa nitelemelerle somut çağrışımlar yaratarak gerçeklik duygusu veren yalın çağdaş tekniklere uygun ve özenli bir anlatımla kişilerini canlandıran öykü ve romanlarıyla ustalığını gösterdi. İnsanı toplumsal konumu ve bir ilişkiler bütünü içinde yansıttı, belli bir bakış açısıyla toplumun gelişim sürecinde bireyin durumunu, yöneliş ve arayışlarını anlatmayı amaçladı. 1978'de yayınladığı Alnımda Mavi Kuşlar ile 1979 Madaralı Roman Ödülü'nü kazandı. (ilgili yazılar için bk. Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1980)
İlk öyküleri küçük kent insanlarının özellikle yoksul çevrelerde baskı altında yaşayan genç kız ve kadınların yaşamına tanıklık ediyordu (SBD, 1976);İlk romanıyla (GY) yumuşak bir kabul gören AÖ, Sait Faik Hikaye Armağanı'na aday olabilmek için kitabını 1976'nın son aylarına yetiştirmişti. -Yönetmeliğe göre ocak sonuna kadar vardır başvurma hakkı.- E Yayınları arasında çıkan SBD, yer yer çok ayrıntılı gözlemlerin, görülüp gösterilmesi gereken inceliklerin değerini getirirken, yazarın kurtulamadığı yanlış önyargılarla, zamanın modası olan toplumcu tavırların kesinliğini de taşıyordu birlikte. Örneğin "Kazaya Uğrayan Mutluluk" hikayesinde, bir köylü çocuğunu çiğneyen otomobil çifti, konforlu bir otobüsün yolcularınca kurtarıldığı için dışarıdakilerle içerdekileri kesin bir çıkar çatışması içinde gösterirken bütün abartıların yanlışlığına düşüyordu. Mehmet H. DOĞAN'ın uyarıcı ve doğru eleştirisi Milliyet Sanat Dergisi'nin 04.02.1977-217. sayısında çıktı. "Bu gibi ön yanlışlar bir yazara pek çok şeyler kaybettirebilir. Özgür olmalı yazar, kalıplaşmış düşüncelerin tutsağı değil."(Zikreden: Rauf MUTLUAY, Varlık Yıllığı 1978, s. 42- 43); zamanla büyük kentlerdeki toplumsal sorunları, sanatçıların, siyasal eyleme katılanların çevrelerini (AMK,1978); Kadın özgürlüğünü (GKVÖ, 1981); Almanya'da yabancı çevrelerdeki Türk işçilerin sorunlarını (KB, 1982 // ...Bekir YILDIZ'ın "Mahşerin İnsanları" kitabında yurt dışına çalışmaya giden insanlarımızı kuşatan kimi gerçekler ve yabancı bir dünyanın bizim insanlarımız üzerindeki yansımaları... Aysel ÖZAKIN'ın "Kanal Boyu" adlı kitabında gözlem- röportaj niteliği ağır basacak biçimde işleniyor. Mehmet YILDIZ "Konsolos Kapısına Bırakılan Ölü", Fethi SAVAŞÇI, "Fırın Patlayınca) kitaplarıyla Almanya'daki; Gürhan UÇKAN "Gabriyel" kitabıyla İsveç'teki işçilerimizin yaşamını konu edinmekteler. (Konur ERTOP, 1982'de Roman ve Öykü, NVEY 1983, s. 207-208); Özyaşamöyküsünden edebiyat dünyamıza göçmen işçilere ilişkin gözlemlerinden yararlanarak, kadının cinsel özgürlüğünü (Mavi Maske,1988) konu edindi, Urfa-Mardin-İstanbul-Kanada ekseninde bir ailenin savruluşunu dile getiren (Gurbet Yavrum, Aysel Özakın, E Yayınları (1975)- "iyi bir hikaye imzasıydı Aysel Özakın; şimdi küçük bir romanın sahibi: Gurbet Yavrum , E Yayınları. Temmuz 1975, 170 s. Bir çırpıda denir ya, öyle işte, başlamamızla bitirmemiz bir oluyor kitapçığı, dizgi harfleri irice de ondan mı? Hayır. Anlatım tutumundan, gereksizi ayıklamayı bilen, belli bir sorunu gözden kaçırmamayı isteyen yönteminden ötürü. Yurt dışındaki bir emekçiyle (Kanada) buradan ona giden kızının karşılaşmalarıyla babanın kişilik ve yaşam oluşumu. Kanada yok romanda doğallıkla; ama babaya duyulan içten saygıyla onun iyi niyetli ama yanılgılar dolu yaşamı var. İyi bir başlangıç. Yazar Cumhuriyet'in 11 ekim 1975 tarihli Sanat sayfasında eseriyle neleri belirlemek istediğini açıkladı: Yurt kalkınmasında duygusal iyi niyetlerle sonuç alınabileceğini sanan bir kuşağın doğru bir eleştirisi. Yalın ve etkili bir roman. (RM, Varlık Yıllığı 1976, 1975'te Roman ve Hikayemiz, s. 43 )
ALNINDA MAVİ KUŞLAR (AMK): "Küçük burjuva devrimcileri ve küçük burjuva aydın ve sanatçı çevrelerini anlatan bir roman." / "Kanlı 1 Mayıs" şenliğini izleyen bir günlük zaman diliminde "Hayatın değerini" arayan bir genç kadının geçmişi, çevresi ve kendisiyle hesaplaşması. AMK, kadını ikinci sınıf insan sayan toplumsal değerlerin egemen olduğu dar çevreden, ailesinin baskısından kurtularak kendi yaşamını özgürce kurmak için İstanbul'a gelen Armağan'ın "özlediği değer"i yaratma çabası bir seçme yapmasını da gerektiriyor temelde. Armağan'ı belirleyen, kişiliğini oluşturan koşulları, onu bu yol ayrımına getiren geçmişindeki ayrıntıları geçmiş- şimdi iç içeliğiyle aktarıyor Özakın. Arayışını belirgin kılmak için de karşıtlıklardan yararlanıyor. Sevdiği adam olan Sinan'ın sanatçı çevresiyle rahat ve "rafine" yaşama biçimi, kardeşi Tahir'in, eylemi seçen ve işçi sınıfıyla özdeşleşen Tahir yaşama biçimi birbirinin karşıtı. Sinan'n entelektüel dünyasını, küçük burjuva alışkanlıklarını eleştirse de yazar olarak kesin bir tavır almıyor. Sinan'la Tahir'in bir bileşimi belki de varmak istediği. Ama bunu okura bırakıyor. "Yapısal eksikliklerine karşın yine de okunması gereken romanlardan." (Atilla ÖZKIRIMLI, NVEY 1979, s. 71) / "...taşralı bir aileyi bu ailenin - evinden, yakınlarından uzaklaşıp özgürlük arayan kızı" ve bu kızın gözünden İstanbul'un aydın ve sanatçı çevrelerini (Sinan ), devrimcileri (Kardeşi Tahir ve onun karısı Sevim arcılığıyla) anlatıyor. Armağan, yaşadığı taşra şehrinin alışılmış sokaklarının, evdekilerin (ki bunu da büyük ölçüde 12 saatliğine İstanbul'a gelen ağabeyi Ömer kanalıyla belirtir.) onu her an gözetleyen bakışlarının altı yıl onu gri duvarlarının arasında tutan şehir kütüphanesinin ve onun raflarındaki siyah ciltli kalın kitapların yükünü" sessizliğini, memuriyetini, düzgün ve kapalı yaşayışını bırakarak tehlikelerin , zorlukların karanlığından geçerek kendine ışıklı bir yol bulmak isteyen, edebiyatı seven, şiirler yazan genç kızı Armağan, İstanbul'a gelip bir matbaada düzelticilik bulup çalışmaya başlar, arkadaş olduğu Sinan'la- ki Fransa'da 2 yıl bir sinema okulunun derslerini izlemiş, yurda dönünce elindeki senaryolarla dolaşmış, olanak bulamamış, bir zengin kızıyla evlenip katlanamayıp ayrılmış, reklam filmleri çekerek geçimini sağlamaktadır. - İstanbul'daki sanatçı, aydın kesimin yaşama biçimlerini ve davranışlarını (s.75), sanatçı lokallerini, tavernaları... tanır.) Sonunda da Sinan'a döner...
"Büyük kente gelen ve yazın/sanat kişileri ile halk arasındaki ilişkiler inceleniyor Büyük kente gelen ve yazın/sanat çevresi içersine giren feodal bir köylü ailenin kızı" mutsuz; sendikada çalışan kardeşi ve fabrikada çalışan eşi, çok sayıda insanın mutluluğu için çalıştıkları için -mutlu. Ya sanat/ yazın yaşamını yeğlemek ve mutsuz olmak ya da mutlu insanların etkinlikleri içersine katılmak ve sanat/yazını dışlamak. Roman kişisinin, bu iki şeyi yaşamında örtüştürememiş olması yazarın, sanat/yazın ile halkın çıkarları arasındaki karşıtlığı irdelemesine yol açıyor. Çok gelişkin olmamakla birlikte, savı ve savını açıklaması, bende olumlu düşünceler uyandırdı." diye özetliyor M. İlhan ERDOST 1982 de bir yarışmaya katılan yazıyı. (NVEY 1983, s. 357)
"...KENDİNE RAĞMEN GERÇEKÇİ, çünkü, farkında olmadan övmek istediği kişileri yeriyor, yermek istediği kişileri övüyor" (Fethi Naci, Türkiye'de Roman ve Toplumsal Gelişme (TRVTG), 1981, s. 393- 397); organik bir roman bütünlüğü olmadığı; bir takım dil ve bilgi yanlışları bulunmasına rağmen AMK, Küçük burjuva aydınlar ve devrimciler hakkında zaman zaman ilginç gözlemlere rastlandığı; Tahir ve Sevim'le küçük burjuva tipini çok iyi çizmiş, Sinan da aydın ve sanatçı çevrelerini anlatmada bir araç;
YAPITLARI:
______________________________________________________
Roman: Gurbet Yavrum (1975), Alnında Mavi Kuşlar (1978 / Madaralı Roman Ödülü 1979) , Genç Kız ve Ölüm (1980), Mavi Maske (1988), Güzellik Acısı (2005).
Öykü: Sessiz Bir Dayanışma (1976), Kanal Boyu (1982,)Hamburg Akşamları (1986).
YANKILARI:
_________________________________________________________
" ... duyarlığı ve anlatımı yönünden çok ilginç. Gözlemleri çok çarpıcı" (Orhan SUDA)/ "Bu hikayelerde (KŞSG, KUM) bir kadın yazara ait olmadıklarını düşündüren bazı özellikler vardır. Müstear ad kullanmışsa yarışma dışı bırakılması gerekir." (Cemalettin AYKIN)
Alnında Mavi Kuşlar (AMK):
**Fethi NACİ; Aysel Özakın'ın Alnında Mavi Kuşlar'ının kurgusunu da, dilini de beğenmese de, içerdiği gözlemleri övüyor. Yüzyılın 100 Romanı/ Fethi Naci/ Adam Yayınları / 692 s.
“…bir kuşağın yaşamını sergilemesi açısından önemli bir roman… tekdüzelikten… sahte bilinççilikten sakınmasını biliyor.” (Doğan HIZLAN/ Cumhuriyet)
“… çağdaşlaşma şarkıları içinde gelişmekte olan Türk romanının bugünkü aşamasında üstünde durulması gerekli bir yapıt… kendini okutan… sevimli bir roman…” (Demir ÖZLÜ/ Felsefe Dergisi)
“AÖ, bu kitabında anlatımını çok daha ustalaştırmış, gözlem gücünü derinleştirmiş…” (Konur Ertop/ Günaydın)
“Kapalı bir kasaba ailesinden gelip devrimci kesimde yerini alan Armağan’ın Türk kadınlığına özgürlük yolunu açan ilginç öyküsünü şiirli, duygulu ve yetkin bir kalemden okuyoruz.” (Talip APAYDIN)
“Kadının kendini gerçekleştirmesi sorunu bir kadın yazarın romanında biçimleniyor…’AMK’ yalnızca kadın hakları sorununu ele aldığı için değil, bu sorunu sanat bilinci, biçim kaygısıyla işlemeyi bildiği için değerli. Yazarın çağdaş Batı romanının yeniliklerini Türk romanına uygulayışı, üzerinde durulması gereken bir başarı…” (Prof. Gürsel AYTAÇ/ Türkiye Yazıları)
“Öykülerinde, yalınlığı, sadeliği ve Türk toplumunun çelişkilerini rahat ve incelikli üslupla vurgulamasıyla seçkinleşen AÖ, ilk romanı olan GY ile edebiyat dünyasına adını duyurdu.’ Bozukluğu, geriliği bir ahlak sorunu olarak gördükleri için, işin içinden nasıl çıkılacağına bir türlü akıl erdiremeyen’ yarı aydınların çıkmazını ortaya koymaya yönelen bu yapıtını üç yıl sonra kişinin toplumdaki yerini daha derinliğine irdeleyen AMK izledi.”
“1978 Madaralı Roman Ödülü’nü kazanan bu yapıt, yürekliliği, yoğunluğu ve yalınlığının yanı sıra, unutulmayacak ölçüde şiirli bir tatla yüklü anlatımıyla da büyük ilgi uyandırdı…. “ (AMK, 1. baskısı, E Yayınları notu, Temmuz 1978, s. 3)
“Umut yığılıyordu
Bir kar gibi”
Üstüne- acılarımızın.
Günşin ASRAL
“İstanbul'a gitmişti babam. Denizcilik okuluna yazılmak için başvurmuştu. Günlerce işlemlerle uğraşmış, çok para harcamıştı. Ama son anda sağlam raporu alamadığı için hayalleri suya düşmüştü. Sol gözünü kusurlu bulmuşlardı. Oysa babam gözlerinin sağlam olduğuna inanıyordu. Üzülmüş, kırılmıştı. Kendisini yalnız ve desteksiz duymuştu. Doğulu olduğu için önemsenmediğine, bu yüzden başkalarına aynı titizliği göstermeyen doktorların kendisine karşı sert ve haksız davrandığına inanmıştı. Boyun eğmemek, koşulları zorlamak istemişti. Bir an duyduğu öfke ve kararlılıkla Dolmabahçe'nin önüne gitmiş, saatlerce Atatürk'ü beklemişti. Atatürk siyah bir arabayla gelmişti. Arabanın kapısı açılınca, önce iri, güzel bir kurt köpeği fırlamıştı arabadan. Babam donup kalmıştı. Dili tutulmuş, ürkerek, Atatürk'e ve iri kurt köpeğine bakakalmıştı. Atatürk'e doğuluların küçümsendiğini söyleyememişti.” (Gurbet Yavrum’dan)
“…..Avrupa, Akçam'a özeleştirisel bir bakış açısı kazandırmıştır. Özellikle Ucu Ucuna Yaşam adlı son romanında bu belirgin olarak görülüyor. Bu yönden öykülerinde de, romanlarında da, insanımızın toplumsal ve bireysel sorunlarını ele alırken, değişik alanlara ışık tutmayı bilmiştir. Fakir Baykurt ve Dursun Akçam'la, yurtdışında gelişen Türk yazını da bir devingenlik kazanmıştır. Bunu çokkültürlü bir toplumda yaşamanın kazandırdığı deneyimlere bağlayabiliriz.”
“Fethi Savaşçı, Yüksel Pazarkaya, Aras Ören, Güney Dal, Habib Bektaş ilk denemeleri bir yana bırakılırsa, Almanya'da yazmaya başladılar ve Almanya'da bir yazın ortamı yarattılar. Bu yazın, 1980'lerden sonra Almanya'da, Türkiye'den oraya ünlerini de götüren Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Aysel Özakın, Gültekin Emre ile yeni boyutlar kazandı. …” (Adnan BİNYAZAR, Yaşam ve Yazı, Cumhuriyet Kitap, 25.03.1999)
“70'ler, kadın edebiyatı bakımından parlak yıllardı. 1980'lerde feminizm bir ölçüde geriledi. Şimdi ise kadın yazarlar aşk ya da gündelik hayatla ilgili, kendini hızla tüketen şeyler yazıyor. “ (Kadın Yazar ve şairlerimizden belli başlıları, ilk akla gelenler… Suat Derviş, Sevgi Soysal, Sevim Burak, Füruzan, Tomris Uyar, Ayhan Bozfırat, Selçuk Baran, Adalet Ağaoğlu, Aysel Özakın, Fatma Gürel, Pınar Kür, Nazlı Eray, Ayşe Kilimci, Tezer Özlü, Peride Celal, İnci Aral, Işıl Özgentürk, Nursel Duruel, Zeynep Avcı, Erendiz Atasü, Ayla Kutlu, Nezihe Meriç, Gülten Akın, Leylâ Erbil, Sennur Sezer…)
“Kadının Türkiye'de kazanmış olduğu bütün haklara rağmen ne derecede hazin bir konumda bulunduğu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde bir ölçüde dile getirildi. Oysa bu konuda ne kadar şey yazılsa da buzdağının ancak bir bölümünü görebileceğiz. Televizyonda 'Sesimi Duy' türünden çok önemli, çok başarılı, gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında yaşayan kadının sayısız sorununu çok somut bir biçimde ortaya koyan programlar ne yazık ki, sadece TRT-GAP kanalında gösteriliyor. Bu programı TRT'nin merkezi kanallarına ve izleyicinin yoğun olduğu saatlere aktarmaması bile üstünde durulması gereken bir konu. Kısacası, Türkiye'de 'kadınlık zor zanaat!' Fakat, kadın konusuna eğilmek de zor. Kadın sorunuyla ilgilenmek adına gene hegemonik bir söylem kurmak mümkün. Bir tür yukarıdan bakmak, kadınlara kim olduklarını, nerede durduklarını öğretmek bir başka ve yaygın yanlış. Oysa kadın hakları sorunu tam da bu: yani, bir siyaset ve iktidar sorunu. İşin daha ilginç yanı, bugün karşı karşıya bulunduğumuz 'yeni', çoğulcu, katılımcı, yatay, merkezkaç demokrasi anlayışının altında 1970'lerde ortaya çıkan kadın hareketi var. Feminist eylem, Batı'da, böyle bir bağlamda oluştu. Beden politikaları, fark, tanıma ve kimlik politikaları kadın çalışmalarının ağırlığını taşıdı. Kadın sorunuyla uğraşmak toplumsal kuramdan kültürel çalışmalara, edebiyata kadar her alanın zorunlu bir uzantısı oldu.
Türkiye, bu birikimi henüz yeterince tanımıyor. Örneğin, Kristeva'nın dil, Irigaray'ın psikanaliz, Cixous'nun dil ve edebiyat, Butler'ın beden, Haraway'in biyoloji bağlamında yaptığı çok önemli çalışmalar henüz Türçeye çevrilmedi. Benzer bir şekilde Batı sanat dünyasına 1970'lerden bu yana damgasını vuran Hesse, Levine, Kruger, Holzer, Schineeman, Bourgeois gibi sanatçıların yapıtları da bizim için uzak.”
”Kadın Eserleri Kütüphanesi gibi sayısı çok az ama çok önemli işler yapan kuruluşların içinde bulunduğu sıkıntıları kestirmek zor olmasa gerek. Bunları düşünürken başka bir husus dikkatimi çekti.”
”1970'lerde ve 1980'lerin başında Türkiye'de de sanat ve kültür dünyasında önemli bir kadın birikimi vardı. Bu sadece kadınlarla sınırlı olmayan bir kütleydi. Türk edebiyatının son derece önemli kadın yazarları bu dönemde ortaya çıktı. Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Pınar Kür, Füruzan, Tomris Uyar, Nazlı Eray, Işıl Özgentürk, Aysel Özakın gibi son derecede önemli yazarlar kuşkusuz birikimlerini çok daha önceki bir dönemde yapmıştı. Fakat 1960'ların sonundan itibaren bu yazarlar en önemli yapıtlarını vermeye başladı.
Gerçekten de 1970'ler, kadın edebiyatı bakımından son derece parlak yıllardı. İşin ilginç yanı kadın edebiyatçıların 'tek' konusu kadın değildi. Romanlarda bir yandan da derinlemesine siyasal ve toplumsal çözümlemeler yapılıyordu. Bir başka önemli nokta bu yapıtlarda dar anlamda ideolojik tavır sergilemekten kaçınılıyor, sorunu, tipleri son derece 'artistik' bir tavrın içinden ele alınıyor, sanatın kendi özgüllüğünden ödün verilmiyordu.
1980 sonrasında bu çaba giderek zayıfladı. Andığım yazarların bir bölümü daha içe dönük şeyler yazmaya koyuldu. Bir bölümü edebiyat dünyasından çekildi. Yapıtlarda da kadınlık bir sorunsal olarak öncekine oranla daha zayıf hırsla ele alındı.
Bu süreçte belki iki şey rol oynadı. Önce, dünyada feminizm bir ölçüde geriledi. Post-feminist dönem denilen süreç başladı. Gerek Amerika'da, gerekse Avrupa'da iş başına gelen Yeni Sağ ve onun muhafazakâr, aileyi öne çıkaran yaklaşımları etkinlik kazanınca feminizm bir eylem olarak da, bir pozisyon olarak da geriledi. Aynı şekilde 1980'le birlikte sol ideolojinin dünyada yitirdiği güç ve alan, çok yanlış da olsa, kadının edebiyatta ele alınışını etkiledi.
İkinci önemli neden edebiyatın genel olarak yaşadığı sorunlardı. Görsel ideolojinin ve etkinliğin güçlenmesi edebiyatın bir ölçüde ikincilleşmesine yol açıyordu. Bu, kadın yazarları ve kadın konusunu derinden etkiliyordu. Fakat bu ilginç bir çelişkiye de tekabül ediyor. Çünkü, aynı dönem kadın bilincinin yükseliş yılları.
Ne var ki, bu dönem kendi içinden bazı kazançların doğmasına da olanak sağladı. Bu dönemde birçok kadın sanatçı gündeme yerleşti. Canan Beykal, Nur Koçak, Neşe Erdok, Ayşe Erkmen gibi göreli daha önceki kuşaktan başlayarak son döneme kadar birçok kadın sanatçı bedenleri, kimlikleri, bilinçleri ve konumlarıyla ilgili açık ve örtülü şeyi yapıtlarında sergiledi.
Şimdi galiba sıra üçüncü evrede. Bu dönemde yapılması gereken şey bu yapıtları irdelemek ve orada yerleşik sayısız göstergeyi ortaya çıkarmak, 'kadınlık durumu’nu enine boyuna tartışmak. Başta Kültürel Çalışmalar alanı olmak üzere birçok disiplinin kaçınamayacağı bir sorumluluk bu. Kısmen yapılmaya da başlandı. Kuramsal düzeyde çalışan çok sayıda akademisyen sayılabilir. Ne var ki, eleştirel bilincin düzeyine bağlı olarak bunların henüz çok yetersiz olduğunu belirtmek gerekiyor. Toplumbilim ve siyaset bilimi düzeyinde önemli bir yol alınsa da, sanatsal düzeyde bu çalışmalara yeni yeni geçiliyor. Bu, her şeyden önce güçlü bir kuramsal donanımı gerektiriyor. Fakat henüz salt kadın sanatında irdeleyen bir eleştirmenimiz yok. Oysa olması zorunluluk. Bu, sinema için de en az ötekiler kadar geçerli bir husus.
Bunlar yeterince yapılmadığı içindir ki, şimdi, ortaya çıkan kadın yazarlar sadece aşk ve gündelik hayatın kıvır zıvırıyla ilgili, salt tüketimi ele alan ve kendisi de hızla tükenen çerden çöpten şeyler yazıyor.” ( Hasan Bülent KAHRAMAN ,Radikal Kitap, 20/03/2003)
…bir sonraki yılın Ödüllü romanı olacak olan AMK’ı basıldığı yıl hiç görmez kimse, değinmeyi bırak adı bile yoktur. Rauf Mutluay, 1978’de Roman ve Hikayemiz ‘de VY 1979). Ödül alınca VY 1980’de s. 21. “…MRÖ’nü, AMK romanıyla AÖ kazandı. İç kapağında basım tarihi Temmuz 1978 olduğu halde gecikmiş, kasım ortalarına bile yetişememişti. İki anlamda okuyabilirsiniz şu önsöz dizelerini: “Ümit yığılıyordu/ Bir kar gibi/ üstüne, acılarımız.” Önceliği ve sonralığı sürekli değişen, oluşan bir yazgıdır bu, aydınımız için; kolayca coşkuya kapılır, ayağa kalkar, çabucak yenilip küser, çekilir bir yana. Panik ölüleri ve ayrılık kanlarıyla yoğunlaşan ikinci Bir Mayıs gösterilerinin gözlemiyle başlayan roman; Armağan’ın Sinan’la ilişkisi boyunca tanıyacağı aydın çevrenin kısa kısa geçiştirirmiş izlenimleriyle hızla yürür. Yüzeyde, sığ, enez, cılız bir eser. (Oysa …. Dan oluşan seçici kurul öyle dememiş yılın romanları arasından çekip çıkararak Ödüle değer bulmuş. Demek ki 78’de hiç roman yokmuş !!!...) Camları kırılmış kahvenin camlarının takılışına kadar geçen sürede yansıtılan- çoğu az görülmüş, iyi tanınmamış- çevreler betimlemeleri. Milliyet Sanat Dergisi’nin 321. sayısında Aysel Özakın, eserlerinin otobiyografi ürünü olup olmadığı konusundaki bir soruyu şöyle yanıtlıyordu: “Yazar genellikle yakından tanıdığı, tanığı olduğu, derinden kavradığı olayları, konuları, ilişkileri anlatma eğilimi taşır…” Keşke dediği gibi iyice, tanıyıp derinden kavrayabilseydi derim; romanda böylesine bir etki gücü ve inandırıcı sonuç yok. Gene kişisel duyarlıklar ön planda.” (RM, agy)
KAYNAKLAR:
______________________________________________________
Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1981, (soru: 78 / s.393-397)
Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı (NVEY)1976-1983,
Varlık Yıllığı (VY) 1975- 1985;
Mehmet H. DOĞAN'ın (SBD) uyarıcı ve doğru eleştirisi MSD'nin 04.02.1977- 217. sayısında çıktı.
Adnan BİNYAZAR, Yaşam ve Yazı, Cumhuriyet Kitap, 25 MART 1999
Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı (NVEY) 1980, Madaralı Roman Ödülü, s.279- 288, (Seçici Kurul: T. Apaydın, M. Başaran, M. Ekmekçi, M. Ş. Onaran, oylarını AMK'a; A. Binyazar ve M. Bayrak, Genelevde Yas'a; İ. Soysal da Küçük Bahçe'ye verdiler. Ödüle 15 eser katılmıştı. Ödülün törensiz verildiği,
Necdet UĞUR'un Konuşması Cumhuriyet, 01.05.1979///
AÖ'la A. Özkırımlı Söyleşisi, Cumhuriyet ,25.04.1979;//
Yazarla Söyleşi, Dünya, 28.04.1979;
Yazarla Söyleşi, MSD,30.04.1979;
Yazarla Söyleşi, Edebiyat Cephesi,01-15.05.1979 yazıları alınmış yıllığa. )
1978'de Yayınlanmış Romanlardan Bazıları:
_____________________________________________________
1978 ALTAN, Çetin: Küçük Bahçe
1978 BAŞARAN, Mehmet: Memetçik Memet
1978 BENER, Hikmet Erhan: Bürokratlar
1978 BİLBAŞAR, Kemal: Kölelik Dönemeci
1978 ELİÇİN, Bekir: Onlar Savaşırken
1978 ERDEM, İbrahim: Sürgün Meyveye Durdu
1978 GÜRMAN, Osman Nemci: Kılıç Uykuda Vurulur
1978 İLHAN, Attila: Yaraya Tuz Basmak
1978 KEMAL TAHİR: Bir Mülkiyet Kalesi 1
1978 KEMAL TAHİR: Bir Mülkiyet Kalesi 2
1978 KIYAFET, Hasan: Oy Pazarı
1978 KORCAN, Kerim: Dimitrof Geçiyor
1978 MERİÇ, Nezihe: Alagün Çocukları
1978 NESİN, Aziz: Yek Yol
1978 OKÇU, Emine Işınsu: Çiçekler Büyür
1978 ÖZAKIN, Aysel: Alnımda Mavi Kuşlar
1978 PERİDE CELAL: Jaguar
1978 TOY, Erol: Kuzgunlar ve Leşler 1
1978 TURAN, Güven: Dalyan
1978 YALÇIN, İrfan: Genelevde Yas
1978 YAŞAR KEMAL: Deniz Küstü
1978 YAŞAR KEMAL: Kuşlar da Gitti
1978 YEŞİLOVA, Mustafa: Kopo 1981 Karasu
1978 YILMAZ, Durali: Fetva Yokuşu
KAYNAKLAR:
Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1981, (soru: 78,) s.393-397
Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı (NVEY)1976-1983,
Varlık Yıllığı (VY) 1975- 1985;
Mehmet H. DOĞAN’ın (SBD) uyarıcı ve doğru eleştirisi MSD’nin 04.02.1977- 217 . sayısında çıktı.
ADNAN BİNYAZAR Yaşam ve Yazı, Cumhuriyet Kitap, 25 MART 1999
Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı (NVEY) 1980, Madaralı Roman Ödülü, s.279- 288, (Seçici Kurul: T. Apaydın, M. Başaran, M. Ekmekçi, M. Ş. Onaran, oylarını AMK’a; A. Binyazar ve M. Bayrak, Genelevde Yas’a; İ. Soysal’ da Küçük Bahçe’ ye verdiler. Ödüle 15 eser katılmıştı. Ödülün törensiz verildiği, Necdet UĞUR’un Konuşması Cumhuriyet, 01.05.1979/// AÖ’la A. Özkırımlı Söyleşisi, Cumh. ,25.04.1979;// Yazarla Söyleşi, Dünya, 28.04.1979; Yazarla Söyleşi, MSD,30.04.1979; Yazarla Söyleşi, Edebiyat Cephesi,01-15.05.1979 yazıları alınmış yıllığa. )
1.Aysel Özakın (Şanlıurfa-) (1942- )
Yazar. Urfa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de yaptı. 1963’te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nü bitirdi (1963). İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1977’de tayini Çanakkale’ye çıkınca öğretmenliği bırakarak yazarlığa başladı ve çevriler yaptı. 1979’da İstanbul Devlet Konservatuarı öğretmenliğine atandı. 1980’de Almanya’ya gitti. Dönmeyince görevine son verildi. 1974 yılında bir derginin açtığı yarışmada "En başarılı öykücü" seçildi. Alnında Mavi Kuşlar adlı romanı ile de Madaralı Roman Ödülünü kazandı.
Başlıca eserleri: Gurbet, yavrum (1975), sessiz Bir Dayanışma (1976), Alnında Mavi Kuşlar (1978, 1979 Madaralı Roman Ödülü), Genç Kız ve Ölüm (1981).
2. Aysel Özakın
GURBET YAVRUM
Sayfa: 168
ISBN 975-510-027-X
Baskı Tarihi: Mart 2004
Etiket: 9.500.000 TL 4.750.000 TL
TÜRK YAZARLARI
İstanbul'a gitmişti babam. Denizcilik okuluna yazılmak için başvurmuştu. Günlerce işlemlerle uğraşmış, çok para harcamıştı. Ama son anda sağlam raporu alamadığı için hayalleri suya düşmüştü. Sol gözünü kusurlu bulmuşlardı. Oysa babam gözlerinin sağlam olduğuna inanıyordu. Üzülmüş, kırılmıştı. Kendisini yalnız ve desteksiz duymuştu. Doğulu olduğu için önemsenmediğine, bu yüzden başkalarına aynı titizliği göstermeyen doktorların kendisine karşı sert ve haksız davrandığına inanmıştı. Boyun eğmemek, koşulları zorlamak istemişti. Bir an duyduğu öfke ve kararlılıkla Dolmabahçe'nin önüne gitmiş, saatlerce Atatürk'ü beklemişti. Atatürk siyah bir arabayla gelmişti. Arabanın kapısı açılınca, önce iri, güzel bir kurt köpeği fırlamıştı arabadan. Babam donup kalmıştı. Dili tutulmuş, ürkerek, Atatürk'e ve iri kurt köpeğine bakakalmıştı. Atatürk'e doğuluların küçümsendiğini söyleyememişti.
Kapak resmi: ORHAN TAYLAN
3.Elde Kitap: Ozan ile Öykü Necati Tosuner VİRGÜL 61, Nisan 2003, s. 79 Sennur Sezer Türk Safo’su Mihri Hatun Milliyet Yayınları, 1997, 254 s.Kitabın adı: Türk Safo’su Mihri Hatun. Şimdi anacağım adları sayarken bir unutkanlık yaparım diye kaygılıyım, ama söylemek istediğimi aktarmanın daha uygun başka bir yolunu da bulamadım.
Şöyle düşünelim: Nezihe Meriç’in karşılığı Gülten Akın olsun. Leylâ Erbil’in yanında da Sennur Sezer dursun.
Güzel.
Sevgi Soysal, Sevim Burak, Füruzan, Tomris Uyar, Ayhan Bozfırat, Selçuk Baran, Adalet Ağaoğlu, Aysel Özakın, Fatma Gürel, Pınar Kür, Nazlı Eray, Ayşe Kilimci, Tezer Özlü, Peride Celal, İnci Aral, Işıl Özgentürk, Nursel Duruel, Zeynep Avcı, Erendiz Atasü, Ayla Kutlu.. bunların karşısına hangi kadın şairi koyabiliriz?..
Belki bu yüzdendir; erkek çocuklara “Ozan,” kız çocuklara “Öykü” adı veriliyor.
4.Tarık Dursun K. İle Söyleşi
Tarık Dursun K. İle Dünden Bugüne
Feridun Andaç - Semih GümüşSemih Gümüş : Bu arada genç, en yeni öykücüleri okuyor musunuz? Var mı özellikle beğendikleriniz? Kendisine zar atacağınız?
Zar atmak.. Ataç gibi mi? Ben, herkesi okurum, okuyorum, çünkü bir başka yazı uğraşım gereği bu. Bir de kendim dışında herkes benim için bana "rakip"tir. Hikâyeyi nereye getiriyorlar, beni geçiyorlar, geride mi bırakıyorlar... diye de okurum onları. Gençlerden (ne kadar gençlerse) Mahir Öztaş var, Mario Levi, Sulhi Dölek, Mustafa Balel, Aysel Özakın, Afşar Timuçin, Latife Tekin, Ümit Kıvanç, Ahmet Yurdakul, Tomris Uyar, Mehmet Güreli, Güven Turan, Hulki Aktunç ve Ayşe Kilimci var. Buket Uzuner de tabii. Bunların büyük çoğunluğu "ergin" hikâyeciler oldular. Zar'sız üstelik. * Feridun Andaç ve Semih Gümüş tarafından yapılan bu söyleşi Adam Öykü dergisinin Kasım-Aralık 1995 tarihli sayısından alındı.
5.Mazlum Anadolu'nun renkleri
AYDIN ÖZAKIN, Cumhuriyet Kitap, 28 OCAK 1999
"...O her neyse, küçücük bir esinti gibi konup Leyla'nın yüzüne çarptıktan sonra uçup gidiyor...''
378 sayfalık kitabın son tümcesine varınca, ''ölüm'' denen olayın da bu kadar cana yakın, doğal ve giz yüklü anlatılabileceğini farkettim. Onca üst üste yaşananlar, onca olay yoğunluğu, onca ruhsal çözümleme bir kuş misali ''pırr'', ediyor. Kimse ceset olarak düşünmüyor kendini.
Ayla Kutlu'nun, Emir Beyin Kızları adlı son romanını okuyup bitirdiğinizde hayatın Amazon, Ganj, Nil, Volga gibi sonsuz nehirlere benzediğini yeniden anlıyorsunuz. Ama burada anlatılan, Dicle, Kızılırmak, daha çok Mazlum ve umarsız Anadolu'nun altın sarısı ya da demir kırmızısı; güngörmüş, acılar çekmiş toprağını yüklenip denizlere taşıyan, sözün özü gerçek bir Anadolu... Rengârenk sözcükler: Cardun, çomça, yamşak, kebbut, efrenci... Valiler, kaymakamlar, ağalar, marabalar, militanlar... Kafkasya, Urfa, Mardin, İstanbul... Kavuşma, ayrılma, toplaşma, dağılma, kalkışma ve barışmalarıyla yaşayıp ''Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan'' önAsya'nın tüm zenginliğini; toprak -su-orman-dağ-hayvan-bitki ve insanını enine-boyuna, dikine-derinlemesine, geçmiş-geleceğiyle destanlara döken bir kalem ustasından yansıyor.
Kybele-Homeros-Gılgameş-Odiseus-Tantalos-Deli Dumrul... Şekil ve kılık değiştiren ölümlüler, ölümsüzler; öfkeleri, hüzünleri, kinleri, aşkları ve kalleşlikleriyle... Tanıdık politik yüzler de çıkar karşımıza ve yiter: ''Adını dağa taşa yazdığı umudumuzun sadece ağzının iş yaptığını anlamamız...'' (Sayfa: 261) gibi... ''Enver Beyin çalımlı ufarak adaşı...'' (sayfa 263)
Ayla Kutlu eski arkadaşım. Fakültede benden iki sınıf küçük. Hep geride kalmayı beceren, o sorgulayan gözleriyle çevresindekilerin titizlikle gizledikleri yaşantılarını didikleyen, az konuşan, zengin beyninin fırtınalarını gözlerinde yansıtan Antakyalı. Belleğimde, kentinin ölçüleriyle göze çarpmamayı hüner sayan ama ülkenin ve Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin yıldırımlarla dolu günlerinde (1956-1960) ülke sorunlarına hep sevdalı, hep cana yakın güzel kız.
Sonraları, İçişleri Bakanlığı'nın en üst katında; sanki gökyüzündeki Tanrıya daha yakın oturmanın kutsallık ve ulaşılmazlığıyla özdeşleşmeye uğraşan Özlük İşleri Genel Müdürlüğü'nün bir kadın şube müdürü. Taşradan gelen bunaltılmış, umarsız, kızgın, uğraşlarına duyarsız kalınmış, genç, deneyimsiz kaymakamların tek dert ortağı, nankör kodamanlar arasındaki kadirbilir bir abla-kardeş... İlgi yoksunu Anadolu'nun yoksul ilçelerinin tüm sorunları onda odaklanıyor. Belki yaşamadı o köşe bucaklarda ama yakınmalardan, iç dökmelerden, olaylardan neler neler biriktiriyor. Birçok meslektaşımdan duymuşumdur:
''Şayet cumhuriyetin ilk kadın valisi Ayla Kutlu olsaydı, eleştiri yağmuru altında ezilmiş yönetime nasıl bir incelik, duyarlılık, sevecenlik yüklerdi kimbilir; ve Atatürk'ün aziz ruhu nice gönenir, nice sevinirdi...
Romanın örgüsü dört bölümde oluşmuş: I. Sen Edessa Sureti Gibi Sır Tuttun, II. Savaş Bitti, III. Kalbim Yine Üzgün, IV. Son Fotoğraf... Her bölüm birbiriyle hem ilişkili, hem bağımsız. Anlatımda bir büyücü ustalığı ve olağanüstü bir bellek gizlenmiş.
Tuhaf değil mi, benim gibi amatör bir okuyucunun bile belleğine bir saptama yansıyor: Emir Beyin Kızları'nda; ilk romanıyla beğeni toplayan Kanadalı genç romancı Anne Michales'in, Bölük Pörçük Yaşamlar'ı (1) Son yıllarda ülkemizin yaşadığı sapmalar ve çözülmeleri acı ve etkin bir dille kaleme alan Erendiz Atasü'nün Dağın Öteki Yüzü (2) ve Urfa-Mardin-İstanbul-Kanada ekseninde bir ailenin savruluşunu dile getiren Aysel Özakın'ın Gurbet Yavrum'u (3) arasındaki ortak payda olan arayışlar... Bu yazarların ortak yönleri, hepsinin kadın olmaları. Hemen bir varsayım türetiyorum: Acaba dünyanın bu körlemesine gidişine, bu acımasız ve gaddarca düzenine duyarlı kadınların ortak bir başkaldırısıyla mı karşı karşıyayız? Gizli bir elektriklenme, bir ışık yansıması mı var dünya kadınlarının beyninde? İletiler aynı, cepheler aynı, söylemler aynı. Ürküye kapılmış kuş sürüleri benzeri kitlesel tepki.
Roman, hepsi de zaman zaman öne çıkan çok kahramanla yürüyor. Urfa'lı Mahmut Ağa, Kafkasyalı evlatlığı Emir Bey, evin küçük kızı Leyla, uzaklardaki Batu, Mardin Valisi Mahmut Batubeg, Assur prensesi Hüsra, Helal Hala, birinci eş Gülhayat, ikinci eş İstanbul'lu Nevnihal Hanım... Ve daha nice değişik kişiler. Hepsi canlı ve çevremizde gözlenebilir varlıklar; dünyalı ve Türkiyeli... Ve yazarın sayfa aralarına serpiştirdiği doğal, yerel, ulusal yasaları:
''Her çocuğun hayatın tadına bakmaya, çiçek, meyva, kitap tırtıklamaya hakkı vardır...'' (sayfa 285)... ''Göçmen göçmeni anlar da, göçmen başka göçmenden ölesiye nefret eder.'' (sayfa: 291)... ''Hizmet artmaz bu ülkede. Binalar artar, memur artar, yani insanlara hayvan muamelesi yapan adam artar.'' (sayfa: 252)... ''Eskimişlik midir yaşlı insanların, eski evlerin saçtığı? Yoo, hayatımızdır, yaşamaktır.'' (sayfa 284)... ''Altmışını aşmış bir adam yeniliği nasıl öğrenebilir ki?'' (sayfa 290) Ve, Emir Bey'den kızlarına harika bir son mektup (sayfa 349-374) Tüm yaşamın hesaplaşması.
Romanı bitirince, geceler boyu sürmüş bir sohbet aleminden kalkmış gibi duyuyorsunuz kendinizi. Ayrıntılar meze, uçlarda yaşayan roman kişileri de kadeh arkadaşlarınız. Geleceğe, gölgede kalmış gerçekleri, unutulan güzellikleri yansıtan Ayla'yı Kutlu'yorum...
Okuyun bu kitabı, okuyun.
(*) Merkez Valisi
(1) Bölük Pörçük Yaşamlar, Anne Michales, Adam Yayınları (Ekim 1998)
(2) Dağın Öteki Yüzü, Erendiz Atasü, Remzi Kitabevi (Kasım 1995)
(3) Gurbet Yavrum, Aysel Özakın, E Yayınları (1975)
Cumhuriyet Kitap, 25 MART 1999
Yaşam ve yazı
ADNAN BİNYAZAR …..Avrupa, Akçam'a özeleştirisel bir bakış açısı kazandırmıştır. Özellikle Ucu Ucuna Yaşam adlı son romanında bu belirgin olarak görülüyor. Bu yönden öykülerinde de, romanlarında da, insanımızın toplumsal ve bireysel sorunlarını ele alırken, değişik alanlara ışık tutmayı bilmiştir. Fakir Baykurt ve Dursun Akçam'la, yurtdışında gelişen Türk yazını da bir devingenlik kazanmıştır. Bunu çokkültürlü bir toplumda yaşamanın kazandırdığı deneyimlere bağlayabiliriz.
Fethi Savaşçı, Yüksel Pazarkaya, Aras Ören, Güney Dal, Habib Bektaş ilk denemeleri bir yana bırakılırsa, Almanya'da yazmaya başladılar ve Almanya'da bir yazın ortamı yarattılar. Bu yazın, 1980'lerden sonra Almanya'da, Türkiye'den oraya ünlerini de götüren Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Aysel Özakın, Gültekin Emre ile yeni boyutlar kazandı. ……
100 Yılın 100 Romanı ya da...
Fethi Naci ve hayatın aydınlık kitabı Cumhuriyet Kitap, 23 ARALIK 1999
Fethi Naci'nin, yıllardır Türk romanları üstüne yaptığı çalışmaların sonucu olan "Yüzyılın 100 Romanı " uzun ve ayrıntılı önsözünden başlayarak bir başyapıt. Kitap yalnız Türk romanının yüz küsur yıllık serüvenini özetlemekle kalmıyor, yazarının büyük bir içtenlikle dile getirdiği duygu ve tepkileriyle ve sayısız romandan bulup çıkardığı sayısız ilginç ayrıntıyla kendisi de bir roman tadına ulaşıyor. Burada bir anlamda Türk romanının romanı ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.
ŞAVKAR ALTINEL
…..
Fethi Naci'nın dürüstlüğünün bir sonucu da son derece haktanır olması. Eleştirdiği yazarlarda bile sonunda çoğu kez iyi bir yan bulabiliyor. Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul'da bir "süslü ifade, paradoks ve vecize merakı"na kapıldığını belirttikten sonra, gene de zaman zaman gerçekten zekice bir deyiş ustalığına ulaştığını da söylemeden edemiyor; Refik Halit Karay'ın İstanbul'un Bir Yüzü adlı romanını bazı bakımlardan "yadırgıyor", ama kitapta güçlü bir yaşanmışlık da buluyorAysel Özakın'ın Alnında Mavi Kuşlar'ının kurgusunu da, dilini de beğenmese de, içerdiği gözlemleri övüyor. Yüzyılın 100 Romanı/ Fethi Naci/ Adam Yayınları/ 692 s.
6.ÖZAKIN, Aysel: 1975R Gurbet Yavrum
ÖZAKIN, Aysel: 1976Ö Sessiz Bir Dayanışma
ÖZAKIN, Aysel: 1978R Alnımda Mavi Kuşlar
ÖZAKIN, Aysel: 1981R Genç Kız ve Ölüm
ÖZAKIN, Aysel: 1982Ö Kanal Boyu
ÖZAKIN, Aysel: 1988R Mavi Maske
CK/05.02.2004
Gültekin Emre'den bir derleme Türk Edebiyatında Berlin Nâzım Hikmet'in bildiğimiz, pek de Doğu Berlin'den söz etmeyen "Berlin Mektubu" Aysel Özakın'ın gerçekte Büyük Ada'yı ve orada tanıdığı Danay adlı yoksul ve fedakâr bir Rum kadını anlatan öyküsüne doğru, dolaylı ve zorlama bir açılım izliyor.
'Zordur artık var olmayan kentlerden geçmek'
Gültekin Emre, bugün artık birleşen ve Almanya'nın başkenti olan Berlin'i bizim yazarlarımızın izlenim ve gözlemlerinden aktarıyor bizlere.
Nedim GÜRSEL
Birkaç yıl önce, Atlas'ın İstanbul özel sayısı için aralarında Umberto Eco, Alberto Manguel, Pascale Rose, Predrag Matveyeviç gibi ünlü isimlerin de bulunduğu bir grup yazarı Türkiye'ye davet etmiş, kendilerinden İstanbul üzerine bir metin yazmalarını istemiştik. Sonuç umduğumuzdan da şaşırtıcı çıkmıştı. Kente dışarıdan bakan yazarlar bizim göremediğimiz ya da önemsemediğimiz ayrıntıları yakalamış, İstanbul'u farklı açılardan, kendi yorumlarını, öznel dünyalarını, başka kentlerle ilişkilerini de metne katarak betimlemişlerdi. "O mahiler ki deryadadır/ Deryayı bilmezler". Uzun yıllardır Berlin'de yaşayan şair Gültekin Emre'nin hazırladığı Türk Edebiyatında Berlin adlı seçkiyi okurken, Mevlana'nın bu dizeleriyle birlikte İstanbul'a Yedi Bakış adıyla yayımlanan Atlas'ın özel sayısını anımsadım. Bir coğrafyayı ya da bir kenti anlamak, o mekânların gerçeğine nüfuz etmek için ille de orada yaşamak gerekmiyor demek ki. Bir süre kalmak, havasını solumak, insanlarıyla, taşı toprağı ya da sokaklarıyla tanışmak, hakkında bazı kitaplar okumak yeterli olabiliyor.
BERLİN'DE TÜRKLER
Berlin'e gelişlerimden birinde, her zaman yaptığım gibi Savigny Platz'daki Autoren Buchhendlung'a uğramış, Gültekin'in Almanca yayımlanan 300 Jahre Türken and der Spree adlı kitabını da ilk orada görmüştüm. Türklerin Berlin'deki varlığının yalnızca 60'lı yıllardaki göçle sınırlı olmadığını, 18. yüzyıl başlarında Hasan ve Ali adlı iki tutsağın Charlottenburg Sarayı'na uşak olarak yerleştirildiğini, daha sonraları da -ne amaçla Berlin'de bulunduğunu hâlâ bilmediğimiz Mektupçu Said Efendi'yi saymazsak- ilk Berlin Büyükelçimiz Ahmed Resmî Efendi'nin Çarlık Rusyası'na karşı Osmanlı-Prusya ittifakını sağlamak için Berlin'e gönderildiğini bu kitaptan öğrenmiştim. Türk Edebiyatı'nda Berlin Ahmed Resmî Efendi'nin (1700-1783) Sefaretnâmesi'yle başlıyor, Alman dilinde yazan Zafer Şenocak'ın (1961) "Zordur, artık var olmayan kentlerden geçmek/ bir çıkış yolu bulmak daha da zor/ daha uzun süre duruyor duvar/ kent darmadağın olduktan sonra da/ kaçıp kurtulabilen sürdürüyor düş görmeyi/
ya da uyanıyor bir ölü olarak/ yüklü bir borç senediyle" dizeleriyle sona eriyor.
AHMED RESMİ EFENDİ
Ahmed Resmî Efendi'nin Berlin izlenimleri, aşağı yukarı aynı dönemde Paris'e gönderilen ilk Fransa elçimiz Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin gördükleriyle büyük benzerlik taşıyor. Her ikisi de tiyatroyu -"komedya denilen hayalhâneleri"- ilk kez Batı'da keşfediyor örneğin ve kadınlarla erkeklerin birlikte eğlendikleri bir ortama uyum sağlamakta elbette güçlük çekiyorlar. Tıpkı Paris halkı gibi Berlinliler de gördükleri ilk Türk olan Ahmed Efendi'yi, başında balkabağından büyükçe kavuğu, kaftanı ve maiyetinin şatafatıyla, pencerelerinden bir Doğu tiyatrosunu izler gibi seyrediyorlar
"Berlin şehrine girdiğimiz gün, küçük büyük, genç ihtiyar, yolların iki tarafında ve üçer beşer kat evlerin pencerelerinde üst üste birikmeleri ve seyretmeye uğraşmaları tasvirin haricine ve yakınlık ve arzu hususunda gösterdikleri sevinç ve saygı son dereceye çıkmıştır."
Her ne kadar Ahmed Efendi Prusya Kralı'na kolay bir yolculuk yaptıklarını söylese de Berlin'den söz eden bu ilk yazılı belgeden o devirde Batı Avrupa'ya yapılan yolculukların hiç de kolay olmadığı anlaşılıyor. Yalnızca o devirde mi? Behçet Necatigil'in 4 Temmuz 1937'de üniversiteden arkadaşı Tahir Alangu'ya yazdığı mektuptaki yakınmalarına kulak verelim
NECATİGİL'DEN BİİR MEKTUP
"Parasızdık. İstanbul'dan çıkalı beri doğru dürüst bir şey yiyememiştik. (...) Açlık ve uykusuzluk bizi bitiriyordu. Berlin caddelerinde iki gün aç dolaştık." Necatigil Almancasını ilerletmek amacıyla, bir grup Türk öğrenciyle birlikte İstanbul'dan gemiyle Köstence'ye, oradan da trenle Bükreş ve Krakovi güzergâhını izleyerek, karabasana dönüşen bir yolculuktan sonra, perişan bir durumda Berlin'e geliyor. İyi ki de geliyor, yoksa büyük şairimizin çevirisinden Borchert'i, Böll'ü, yalnızca 1950'lerin varoluşçu yazarlarını değil, benim kuşağımı da derinden etkileyen Rilke'nin Malte Laurits Brigge'sini okuyamazdık. Rastlantı bu ya, aynı dönemde Şakir Paşa ailesinden, Irak büyükelçisi Emir Zeid'in eşi Fahrünnisa Hanım da çocukları Nejad ve Şirin'le birlikte Berlin'dedir. Ama onlar Türk öğrencileri gibi "fakrü zaruret" içinde değil, duvarları cilalı tahtadan, kapı tokmakları pırıl pırıl parlatılmış, döşemeleri yumuşak ve kalın halılarla kaplı bir Orient Expresse vagonunda, "kuzeybatıya doğru göz gönül açan, dağların ovaya dönüşmesini, nehirlerin göl olup tekrar nehirleşmesini seyrederek" gelmişlerdir Berlin'e. Gelir gelmez de Nazi Almanyasının başkentindeki debdebeye katılıp devrin ileri gelenleriyle -bunlara Göring ve Führer de dahil- aynı salon ve sofralarda görünmeye başlamışlardır. Kitabın en ilginç bölümlerinden birini de Şirin Devrim'in tanıklığı oluşturuyor zaten. Şirin Devrim, İkinci Dünya Savaşı'nın arifesinde çocukluğunun bir dönemini yaşadığı Berlin'i anlatırken, Irak kraliyet ailesinden bir diplomatın eşi olan annesinin yüksek sosyeteyle ilişkilerini, hatta doğum gününde Hitler'le nasıl baş başa çay içip dertleştiklerini büyük bir içtenlikle, Yahudilere yapılan ayrımcılığı da göz ardı etmeden anlatıyor. O yılların Berlin'i tüm albenisi, iyi ve kötü günleri, çekiciliği, yaklaşan savaşın endişesinden uzak yaşayan sosyetenin vurdumduymazlığıyla canlanıyor gözümüzde. Gamalı haçlar pazubentleri süslemekte, Nazi iktidarına direnen aydınlar toplama kamplarına ya da sürgüne gönderilmekte, bütün bunlara ve Kristal Gece'nin hazırlıklarına rağmen "davetleri, kıyafetleri, hovarda jestleri Berlin'de efsane haline gelen" Nissa Hanım Hitler'e doğum günü hediyesi olarak "dört tarafından uzun ipek püsküller sarkan mor kadife bir yastığı nüzerinde, ucu kıvrık, gümüş sapı fevkalade işlemeli bir hançer kını" gönderebilmektedir. Bu hançersiz kın, çok değil iki yıl sonra, paslı bir pançer biçiminde saplanacaktır Avrupa uygarlığının kalbine.
Çağdaş Türk yazarlarından Berlin hakkında çok fazla şey öğrendiğimi söyleyemem. Zaten Berlin'deki bir kahveyi Düyun-u Umumiye'den daha heybetli bulan, yalnızca "şimendifer"e değil "saray kadar mamur" Berlin otellerine de hayran kalan, ama yine de, 1915'te müttefikimiz olmalarına rağmen Almanlara "Ne Müslüman, ne Frenk, öyle bir vücud-u sefil, yıkanma yok, tuvalet yok!" demekten kendini alamayan Mehmet Akif Ersoy'dan, Postdam'a yerleşen bir "eski tüfek"i anlatan Enis Batur'a, yazarlarımızın bağdaşık bir Berlin imgesi oluşturmadıklarını da söylemeliyim. Her biri, kendi öznel bakışı ve içinde yaşadığı dönemin anlayışıyla sorguluyor kenti. Örneğin Ece Ayhan, huyu gereği, Berlin'de de Devlet'le mücadelesini sürdürüyor, hatta müzeleri gezerken bile "Dahlem-Dorf'daki Devlet müzelerine gittim. Burada Berlin'de de işimiz gücümüz Devlet'le olacak galiba Kısacası, Devlet'ten kimse kurtulamayacak öyle mi?" Özkan Mert ise "Hoşça Kal Berlin Ben Yine Gelirim" adlı o güzel şiirinde, bir zamanlar Vahdettin'le birlikte yolu Berlin'e düşen Mustafa Kemal'in ve adı kentteki köprülerden birine verilen Enver Paşa'nın deyimiyle, bir kadına çalım satar gibi "vaziyet ediyor" Berlin'e.
KİTABA YANSIMAYANLAR
Kimisi Berlin'e yerleşmiş, kimisi bu kentte uzun süre kalmış yazarların seçkide yer alan metinlerinin hemen hiçbirinde göçmen işçilerin sorunları yer almıyor. Göçün Türk insanının yaşamında yol açtığı sarsıntı ve karmaşa, Almanlar tarafından horlanan vatandaşlarımızın toplumsal ve insani sorunları, kırsal kesimden gelenlerin sanayi toplumuna ve Alman zihniyetine uyum sağlamada karşılaştıkları güçlükler nedense kitaba pek yansımamış. Bunda, göçmen işçi edebiyatının artık gündemde olmayışı, sosyolojik bir tanıklıktan öteye geçememesinin de bir payı olabileceğini düşünüyorum. Bu tür yaklaşım pek tarzı olmamasına karşın Türklerin Berlin'deki yazgısını, trajikomik bir üslup ve şive kullanarak Haldun Taner dile getiriyor. Taner'in yerel dile yaslanarak kaleme aldığı öyküyü, baştan sona bir Türkün ağzından "Gısa zamandaki eski makinaların yerine en bi yeni en bi verimli makinalar yaptılar. Müttefiklerin sanayii yaya galdı bunlarınınkinin yanında. Hasılı gelam Hıdayet efendi gardaşım..." gibi cümlelerle anlatmasını yadırgadığımı söylemeliyim. Ne var ki, beklenmedik sonu, eşsiz ironisi, şaşırtıcı buluşlarıyla Haldun Taner'in "Şeytan Tüyü", seçkinin en başarılı öykülerinden.
Demir Özlü, Tezer Özlü gibi Berlin'de yaşamış, kentin entelektüel yaşamına bir ölçüde katılmış yazarlar, kısa örneklerle yer alıyorlar seçkide. Öykü ve romanlarının birçoğunda Berlin'i anlatan, gerçek anlamda bir Berlinli diyebileceğimiz Aras Ören ise bir şiiriyle görünüp kayboluyor. Buna karşılık, Füruzan ve Oya Baydar, kentin değişik, birbirine karşıt iki yüzünü, Duvar yıllarının Berlin'ini dile getiriyorlar. Füruzan'ın Ka-De-We'yi betimlerken gerçekte kapitalizme, dolayısıyla tüketim toplumuna yönelttiği eleştiriye katılmamak elde değil. Oya Baydar'ın Elveda Alyoşa'sından yapılan uzun alıntıysa, hem fazla duygusal hem de inandırıcılıktan yoksun gibi geldi bana. Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte çoğumuzun inandığı, uğruna bir hayat adadığı sistem de çöktü. Bu çöküşün nedenlerini anlamaya çalışmalıyız diye düşünüyorum, ardından ağıt yakmak, ağlayıp sızlanmak yerine.
Nâzım Hikmet'in bildiğimiz, pek de Doğu Berlin'den söz etmeyen "Berlin Mektubu" Aysel Özakın'ın gerçekte Büyük Ada'yı ve orada tanıdığı Danay adlı yoksul ve fedakâr bir Rum kadını anlatan öyküsüne doğru, dolaylı ve zorlama bir açılım izliyor. Ataol Behramoğlu'nun şiirini de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Kentin atmosferini, yirminci yüzyıl tarihi içindeki tartışılmaz önemini kavrayabilen, diyeceğim Berlin'e gerçekten nüfuz edebilen metinler de var neyse ki. Örneğin Tomris Uyar'ın, Güney Dal'ın, Uğur Kökden'in öyküleri. Zaten bu seçkinin asıl önemi, Türk yazarlarının Berlin'e farklı bakışlarından kaynaklanıyor, bir Alfred Döblin, Walter Benjamin ya da günümüz Alman yazarlarından bir Schneider gibi, kenti içerden, tüm karmaşıklığı ve simgeleriyle anlatmaya kalkışmalarından değil. Türk yazarlarının farklı bakışları, değişik yorumları söz konusu, evet. Ne var ki, bu farklılık kimi zaman, gerçeğin sınırlarını da zorluyor. Örneğin, Celaleddin Ezine, Birinci Dünya Savaşı ertesinde gittiği Berlin'de tanıma fırsatı bulduğu Alman kadınlarının "kısa ökçeli pabuçları, Hazreti Nuh'tan kalma, lime lime çorapları ve herhangi bir moda telakkisine gülünç gelen, solmuş elbiseleriyle zarafetin, lüksün ve işvenin timsali" olmadıklarını ve sekiz saat boyunca tam yetmiş dört dilencinin peşini bırakmadığını yazıyor; Nadir Nadi ise tam tersini "Bütün Almanya'da bir tek dilenci görmediğimi itiraf edebilirim."
Duvarın yıkılmasından sonra birleşen iki Almanya'nın başkenti oldu Berlin, ne var ki savaş öncesindeki görkemine, canlılığına henüz kavuşamadı. Doğudan gelen büyük göçe rağmen nüfusu hâlâ dört milyon. Metropol olma iddiasındaki bir kent için yeterli değil belki, ama eskisine oranla -Duvar günlerini bilen biri olarak söylüyorum- çok daha renkli bir kalabalık. Henüz bir metropol değil, evet. Ama, çok hızlı bir değişim süreci yaşayan bir dünya kenti. Gültekin Emre'nin günün birinde, aynı titizlik ve özveriyle, bu dünya kentini anlatacak Türk yazarlarından da bir Berlin kitabı hazırlayacağından eminim.
Kültür/Sanat
Kadın olmak zor zanaat
70'ler, kadın edebiyatı bakımından parlak yıllardı. 1980'lerde feminizm bir ölçüde geriledi. Şimdi ise kadın yazarlar aşk ya da gündelik hayatla ilgili, kendini hızla tüketen şeyler yazıyor
20/03/2003 (355 defa okundu)
HASAN BÜLENT KAHRAMAN
Kadının Türkiye'de kazanmış olduğu bütün haklara rağmen ne derecede hazin bir konumda bulunduğu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde bir ölçüde dile getirildi. Oysa bu konuda ne kadar şey yazılsa da buzdağının ancak bir bölümünü görebileceğiz. Televizyonda 'Sesimi Duy' türünden çok önemli, çok başarılı, gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında yaşayan kadının sayısız sorununu çok somut bir biçimde ortaya koyan programlar ne yazık ki, sadece TRT-GAP kanalında gösteriliyor. Bu programı TRT'nin merkezi kanallarına ve izleyicinin yoğun olduğu saatlere aktarmaması bile üstünde durulması gereken bir konu. Kısacası, Türkiye'de 'kadınlık zor zanaat!'
Fakat, kadın konusuna eğilmek de zor. Kadın sorunuyla ilgilenmek adına gene hegemonik bir söylem kurmak mümkün. Bir tür yukarıdan bakmak, kadınlara kim olduklarını, nerede durduklarını öğretmek bir başka ve yaygın yanlış. Oysa kadın hakları sorunu tam da bu: yani, bir siyaset ve iktidar sorunu. İşin daha ilginç yanı, bugün karşı karşıya bulunduğumuz
'yeni', çoğulcu, katılımcı, yatay, merkezkaç demokrasi anlayışının altında 1970'lerde ortaya çıkan kadın hareketi var. Feminist eylem, Batı'da, böyle bir bağlamda oluştu. Beden politikaları, fark, tanıma ve kimlik politikaları kadın çalışmalarının ağırlığını taşıdı. Kadın sorunuyla uğraşmak toplumsal kuramdan kültürel çalışmalara, edebiyata kadar her alanın zorunlu bir uzantısı oldu.
Türkiye, bu birikimi henüz yeterince tanımıyor. Örneğin, Kristeva'nın dil, Irigaray'ın psikanaliz, Cixous'nun dil ve edebiyat, Butler'ın beden, Haraway'in biyoloji bağlamında yaptığı çok önemli çalışmalar henüz Türçeye çevrilmedi. Benzer bir şekilde Batı sanat dünyasına 1970'lerden bu yana damgasını vuran Hesse, Levine, Kruger, Holzer, Schineeman, Bourgeois gibi sanatçıların yapıtları da bizim için uzak.
Kadın Eserleri Kütüphanesi gibi sayısı çok az ama çok önemli işler yapan kuruluşların içinde bulunduğu sıkıntıları kestirmek zor olmasa gerek. Bunları düşünürken başka bir husus dikkatimi çekti.
Sadece kadını yazmıyorlardı
1970'lerde ve 1980'lerin başında Türkiye'de de sanat ve kültür dünyasında önemli bir kadın birikimi vardı. Bu sadece kadınlarla sınırlı olmayan bir kütleydi. Türk edebiyatının son derece önemli kadın yazarları bu dönemde ortaya çıktı. Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Pınar Kür, Füruzan, Tomris Uyar, Nazlı Eray, Işıl Özgentürk, Aysel Özakın gibi son derecede önemli yazarlar kuşkusuz birikimlerini çok daha önceki bir dönemde
yapmıştı. Fakat 1960'ların sonundan itibaren bu yazarlar en önemli yapıtlarını vermeye başladı.
Gerçekten de 1970'ler, kadın edebiyatı bakımından son derece parlak yıllardı.
İşin ilginç yanı kadın edebiyatçıların 'tek' konusu kadın değildi. Romanlarda bir yandan da derinlemesine siyasal ve toplumsal çözümlemeler yapılıyordu. Bir başka önemli nokta bu yapıtlarda dar anlamda ideolojik tavır sergilemekten kaçınılıyor, sorunu, tipleri son derece 'artistik' bir tavrın içinden ele alınıyor, sanatın kendi özgüllüğünden ödün verilmiyordu.
1980 sonrasında bu çaba giderek zayıfladı. Andığım yazarların bir bölümü daha içe dönük şeyler yazmaya koyuldu. Bir bölümü edebiyat dünyasından çekildi. Yapıtlarda da kadınlık bir sorunsal olarak öncekine oranla daha zayıf hırsla ele alındı.
Bu süreçte belki iki şey rol oynadı. Önce, dünyada feminizm bir ölçüde geriledi. Post-feminist dönem denilen süreç başladı. Gerek Amerika'da, gerekse Avrupa'da iş başına gelen Yeni Sağ ve onun muhafazakâr, aileyi öne çıkaran yaklaşımları etkinlik kazanınca feminizm bir eylem olarak da, bir pozisyon olarak da geriledi. Aynı şekilde 1980'le birlikte sol ideolojinin dünyada yitirdiği güç ve alan, çok yanlış da olsa, kadının edebiyatta ele alınışını etkiledi.
İkinci önemli neden edebiyatın genel olarak yaşadığı sorunlardı. Görsel ideolojinin ve etkinliğin güçlenmesi edebiyatın bir ölçüde ikincilleşmesine yol açıyordu. Bu, kadın yazarları ve kadın konusunu derinden etkiliyordu. Fakat bu ilginç bir çelişkiye de tekabül ediyor. Çünkü, aynı dönem kadın bilincinin yükseliş yılları.
Ne var ki, bu dönem kendi içinden bazı kazançların doğmasına da olanak sağladı. Bu dönemde birçok kadın sanatçı gündeme yerleşti. Canan Beykal, Nur Koçak, Neşe Erdok, Ayşe Erkmen gibi göreli daha önceki kuşaktan başlayarak son döneme kadar birçok kadın sanatçı bedenleri, kimlikleri, bilinçleri ve konumlarıyla ilgili açık ve örtülü şeyi yapıtlarında sergiledi.
'Kadınlık durumu'nu tartışmak
Şimdi galiba sıra üçüncü evrede. Bu dönemde yapılması gereken şey bu yapıtları irdelemek ve orada yerleşik sayısız göstergeyi ortaya çıkarmak, 'kadınlık durmu'nu enine boyuna tartışmak. Başta Kültürel Çalışmalar alanı olmak üzere birçok disiplinin kaçınamayacağı bir sorumluluk bu.
Kısmen yapılmaya da başlandı. Kuramsal düzeyde çalışan çok sayıda akademisyen sayılabilir. Ne var ki, eleştirel bilincin düzeyine bağlı olarak bunların henüz çok yetersiz olduğunu belirtmek gerekiyor. Toplumbilim ve siyaset bilimi düzeyinde önemli bir yol alınsa da, sanatsal düzeyde bu çalışmalara yeni yeni geçiliyor. Bu, her şeyden önce güçlü bir kuramsal donanımı gerektiriyor. Fakat henüz salt kadın sanatında irdeleyen bir eleştirmenimiz yok. Oysa olması zorunluluk. Bu, sinema için de en az ötekiler kadar geçerli bir husus.
Bunlar yeterince yapılmadığı içindir ki, şimdi, ortaya çıkan kadın yazarlar
sadece aşk ve gündelik hayatın kıvır zıvırıyla ilgili, salt tüketimi ele alan ve kendisi de hızla tükenen çerden çöpten şeyler yazıyor.
|